Ernest Hemingway yazma üzerine arkadaşı Charles Poore’a, 1953’de bir mektubunda şöyle yazar: “Yazmanın kuralı yoktur. Bazen kendiliğinden ve kusursuz bir şekilde gelir. Bazen kayayı matkapla delip parçalamaya benzer.”

Yazarlar için her insan bir dünyadır. Ama, aynı zamanda dünyada bir insandır. Yazma eylemi, insan/ların iç dünyasına yolculuk yapmaktır.

Neden böyle düşündüğümü kısaca açıklamam gerekir: Milyonlarca yıl yaşında olan dünya üzerinde yaşayan her insan ayrı özelliklere ve potansiyele sahip bir varlık olarak dünya hayatına gözlerini açar. Ve, her insan dünya icin ayrı bir yazarlık özneselliğine sahiptir.

Fakat, bizlere verilen hayat sürecinde bu özelliği kullanmak yine bizlere düşen bir görevdir. Evet, görev… Çünkü geçmişi, geleceğe bağlayan ve pusula görevi gören yazıdır.

Şüphesiz “geçmiş” denince insanlık için büyük sorunlar ortaya çıkar. Aklımıza gelen her şeyi yazamayız. Cemil Meriç’in ifadesiyle: “Anladım ki aklına geleni yazmak yazı yazmak değildir,” der. Meriç bu sözüyle bizlere yazmanın önemini vurgularken; yazmaktan da ziyade okumanın önemini vurgular.

Ömrümüz kısadır, ayrıca geçip giden zamana ilişkin kişisel bilgilerimiz de bir kaç onyıllık zamanı pek geçmez. Bu nedenle yazmanın önemi, köstebek ve ağaç kurtlarınınkini andıran bir kazma, oyma içgüdüsüyle çalışır ve hiç kuşku yok ki, yaşamları boyunca asla çalışmalarının gerçek ve son amacının, araştırmalarının derin anlamının, keşiflerinin bilgi değerinin, yerinin ne olduğuna ilişkin kesin, tam bir fikirleri olmadan yaparlar. Onlar, an içindeki anı kayda geçerler.

Her Yazılan Eser Okunmalı mıdır?

İnsan doğası gereği meraklı bir varlıktır. İnsanlık tarihi içinde yazılan her eserin bir önemi vardır.
Aristoteles’in günümüzden binlerce yıl önce dediği gibi: “İnsanlar doğaları gereği bilmek, tanımak isterler” dünya ve nesnelerle ilgili sorular sorarlar. Kendi kendilerine: “Bu nedir? Nasıl yapılmıştır? Özünde ve ötesinde ne vardır?” merak sorusu ilk insandan günümüze hiç durmadan akan bir nehir gibi merak denizine kavuşma arzusu yönünde ilerler.

Her bireyde kendi düşüncesi ekseninde ya da karşıt düşünce ekseninde olan yazarların kitaplarını okumalıdır. Düşünenin düşündüğü düşünmek için değil, neden böyle düşünmeyi seçtiğini anlayabilmek için her yazar okunmaya değerdir.

Bir yazarı anlamanın nasıl bir şey olduğu sorusunu soracaksınızdır, haklı olarak…yazma eylemi yazar için, kendi bedenin derisini yine kendi elleriyle soymasına benzer. Yazarlar güneş altında çıplak Don Kişotlar’a benzerler.

Her yazar, hayatın içinde düşündüklerini, gördüklerini ve işittiklerini kayda düşen ‘gelecekci katibe de’ benzetebiliriz. Çünkü hiçbir yazar tarihin tozlu sayfalarında kalsın diye yazmaz. Onların amaçları hiç tanımayacakları dostlarına mektuplar yazmaktır.

Biz okuyuculara düşen görev ise günümüzün toplumsal çerçevesi içinde oluşan anlak dünyamızdan geçmişe yolculuk yaparak anlayabildiğimiz ve anlatabildiğimiz kadarıyla ‘gelecek katiblerini’ günümüzün koşullarında hiçbir önyargıya maruz bırakmadan, siz mektup dostlarına düşüncelerini iletmektir.

Okumak geçmişi selamlamak, yazmak geleceği selamlamaktır.