Yaşlı Adam ve İhtiyar

“Yenilmedim aslında, belki biraz fazla açıldım, o kadar…”¹

Ernest HEMINGWAY

      O gün Palamar’da yine hırçın dalgalar kayalıkları dövercesine ıslatıyordu. Havalar iyice serinlemişti. Gri gökyüzü yaklaşan yağmurun habercisiydi. Yaşlı adam her zamanki yerini almış çayını yudumluyordu. Sahildeki tahta masa ve sandalye iyiden iyiye sığınağı olmuştu. Öyle ya; zaten dalgalardan, denizden, bu sahilden başka gidecek neresi kalmıştı ki ?  Kendi gibi yıllanmış sandalyeden başka kim taşırdı artık onu ? Kimi dayanak yapabilirdi hüzünlü duygularına o masaya kolunu koyduğu gibi ? Ruhu zaten bir yere sığmaz, yüreğinin ağırlığını da kimse kaldıramazdı.

      Derin bir nefes alıp temiz havayı içine çekti, boyası soyulmuş emektar sandalyesine sırtını yasladı. “Taşıyamıyorum artık, ağır geliyor.” diye düşünürken gözleri ufka doğru daldı. “Senin suçun” dedi bir ses. Yaşlı adam düşüncelerinden sıyrılıp, sesin geldiği yöne doğru baktı ve o anda gözleri dolmaya başladı. İşte  aynı şey; bu sahile  geldiği her sefer olduğu gibi yine sormadan gelip oturmuştu masasına kaçık İhtiyar. Yaşlı adam; “Yine neden geldin İhtiyar ? Beni neden kendimle baş başa bırakmıyorsun ?” diye sordu. Karşısındaki sandalyede oturan İhtiyar gülümsedi ve “baş başasın işte” diye cevap verdi. Yaşlı adam bıkkın konuşmaya başladı; “ Değilim, peşimdesin. İzin vermiyorsun ki denizle yalnız kalayım, dalgalara anlatayım. Anlatayım ki yıllarca içimde taşıdığım bu acıyı alsın götürsün dalgalar…” “Neden bana anlatmıyorsun ?” dedi İhtiyar. Cevap vermeden göğe bakmaya başladı yaşlı adam. Karşı tarafa bakmamaya, onunla göz göze gelmemeye çalışıyordu. Ayağa kalktı, gitmek istiyordu. Ancak onu kalmaya ikna etmeye çalışan bir his ayaklarını oynatmasını engelliyordu.

      “ Gerçekleri bildiğim için bana anlatmıyorsun, değil mi ? Yıllardır buraya gelip kendini rahatlatmak için haykırdığın, yalan cümlelere inanmayacağımı biliyorsun çünkü…” diyerek yaşlı adamı kışkırtmaya çalışıyordu İhtiyar. Başarılı da oldu. Ne yapacağını bilemeyen yaşlı adam sandalyesine geri oturdu. Başını çevirdi, gözlerini İhtiyar’ın gözlerine dikti. Artık yüzleşmeye hazırdı. İhtiyar konuşmaya devam etti. “ Bana bir bak, dikkatli bak. Seninkilerle aynı yorgun yeşil gözler bende de var. Seninki gibi ağarmış saçlar, somurtmuş dudaklar, köşeli yüz hattı, sivri çene… İyice bak bana ve söyle. Kimim ben ?” Yaşlı adam ağlamaya başladı. “Sen bensin, ben senim. Sen benim vicdanımsın. Beni boğuyorsun, rahat bırakmıyorsun. Beni hep takip ettin, bir tek gün huzurlu nefes almama izin vermedin. Ben böyle olmasını istememiştim…” diyerek, oturduğu sandalyede dizlerini karnına çekip, başını ellerinin arasına aldı. Yıllar önce yaşadığı acı  olayın muhasebesini yapıyordu. O güne geri dönmek çok zor gelmesine rağmen düşünmeye başladı. Vücudunu ileri geri sallandırıyordu. Ruhunu bir ürperti, bir üşüme sardı. Her ne kadar 40 yıl öncesine dayansa da dün gibi aklındaydı her şey.

      Her gün olduğu gibi o gün de iş yerinde mesaisini tamamlamış eve dönüyordu. Oturdukları sokağın yokuş yolunu tırmanıyor, bir yandan da öfkesini bastırmaya çalışıyordu. İş yerinde çalışma arkadaşlarıyla kavga etmişti. Hem haksızlığa uğramayı kabullenemiyor hem de işittiği lafların ağırlığını kaldıramıyordu. Yokuşun başındaki evlerine vardığında, gıcırdayan kahverengi bahçe kapısını açarak içeri girdi. Kapıdan sonra hemen sağ tarafta bulunan; yarısı taş, yarısı toprak zeminden oluşan bahçedeki sedirde, gözleri Belma’yı aradı ama bulamadı.

Toprak zemin üzerine sıra sıra ekilmiş çiçeklerin yapraklarının ıslak olduğunu görünce “çiçekleri sulayıp eve girdi herhalde” diye düşünerek yürümeye devam etti. Biraz sonra ceketinin cebinden çıkardığı anahtarla evin kapısını açtı ve içeri girdi. Evde sessizlik hakimdi. Ceketini antredeki portmantoya asarken karşıdaki mutfak kapısına doğru göz atmaya çalıştı. Orası da boştu. Tam adını seslenecekken, giriş kapısının sol karşı tarafında bulunan beyaz merdivenlerden inen Belma’yı gördü. Kalın askılı, belden oturtmalı ayak bileklerine kadar inen beyaz bir elbise giymişti. Siyah gür saçları sırtında özgürce salınıyordu.

Kırmızı oje sürdüğü çıplak ayaklarıyla basamakları neredeyse koşar adım iniyordu. Kocasının tersine heyecanlı ve mutlu bir hali vardı. Ne yazık ki adamın bu ruh halini kaldıracak gücü yoktu. Karısının bu neşesi ve sürekli bir ısrarla  adamı çekiştirmesi sinirlenmesine neden oluyordu. Belli ki kadının söyleyeceği bir şey vardı. Ancak adam pek dinleme taraftarı olmadığı gibi aklından hala iş arkadaşlarının gurur kırıcı sözlerini atamıyordu. Üretim bandından bir seri  dişli çark hatalı çıkmıştı. Adam kendi hatasının olmadığını bir türlü anlatamıyordu. O bu haldeyken karısının da kendisini anlamasını bekliyor, sıkıntısını fark etmesini istiyordu.  Belma ise adama durmaksızın bir şeyler söylüyor, bir şey göstermek istercesine merdivenlere doğru yönlendiriyordu.

Adam, kadının tuttuğu elini bıraktı ve aniden bağırmaya başladı. Belma’nın bir şey söylemesine fırsat vermeden arkasını dönüp evden çıktı. Kendini sokağa attı. Hızlı adımlarla yürüyordu. Sanki adımlarını ne kadar sert atarsa o  kadar sakinleşecekmiş gibi tabanlarını vura vura yürüyordu. Birden bire duraksadı. Olduğu yerde kaldırıma çöktü. Cebinden bir sigara çıkartıp, yaktı. Derin bir nefes çekti. Akşamın karanlığını acı sigarasının kıvılcımıyla aydınlatıyordu. Sanki içine çektiği her nefes aklını başına getiriyormuş gibi haksızlık ettiğini düşündü. Tüm günün sinirini Belma’dan çıkarttığını fark edip, hızlıca geldiği gibi geri eve dönmeye karar verdi. Özür dilemeyi aklının bir kenarına yazmıştı. Sigarasından son bir fırt alıp, izmaritini yol kenarına fırlattı. Her ne kadar hızlı olmaya çabalasa da bir türlü varamıyordu.

Biraz zaman sonra yokuşu aceleyle tırmanmaktan olsa gerek yorulmuştu, bahçe kapısında durup soluklandı. Kendine gelince  içeri girmeye niyetlendi. Evden çıkarken kapıyı açık bıraktığının farkında bile değildi. Aralık olan demir kapıyı sertçe itip içeri daldı. O anda hiç beklemediği bir manzarayla karşılaşmıştı. Karısını merdivenlerin dibinde yatarken bulmak onu şoka sokmuştu. Üzerindeki kar beyaz elbise kan revan içinde kalmıştı. İlk şoku atlatıp karısının nabzını kontrol etmeyi akıl ettiğinde kalbi taş kesilmişti. Pişmanlığı iliklerine kadar hissederken zamanı geri alamamanın da çaresizliğinde sıkışıp kalmıştı. Sırt üstü yatan karısının sağ eli baş hizasında kıvrılmış ve sol elinde de  bir kağıt olduğunu fark etmişti. Mektup kağıdı büyüklüğünde olan bu sayfayı, hayatının kalan kısmında bir daha sahip olmayacağı bir mutluluğun habercisi olduğunu bilmeden eline almıştı. Kadın düştükten sonra son gücüyle kasıklarını tutmuş olacaktı ki kağıdın üzerinde yer yer kırmızı lekeler vardı…

      Yaşlı adam şimdi oturduğu sandalyede kendini bir ileri bir geri sallıyordu. “ O’nu kaybettim” dedi ve gözlerinden yaşların dökülmesine izin vererek devam etti. “ Benim suçum, eğer evden çıkıp gitmeseydim O da merdivenlerden düşmeyecekti. Bütün neşesi, bana vereceği haberden dolayıydı. Karım da bebeğimiz de melek oldu.” dedi. Ayağa kalkmış volta atıyordu. Başını elleri arasına aldı, kendi kendiyle hesaplaşıyordu. “ Kırk yıl geçti hiç affetmedim kendimi, ruhum hiç huzur bulmadı” diye bağırdı. “ Bu kaçık ihtiyar unutmama hiçbir zaman izin vermedi. O günden sonra kalbim artık hissetmez oldu. Yetmiş yaşıma geldim ama yaşadım saymıyorum. Sadece nefes aldım, yaratanın bana biçtiği zamanı dolduruyorum. Bir anlık öfkeyle mutluluğumu yerle bir ettim. Değdi mi ? Değmedi…”

      Yaşlı adam vicdanıyla yüzleşmişti artık ama bu hiçbir şeyi değiştirmeye yetmemişti. Ellerini göğsünde kenetledi. Sanki bir karar vermeye çalışır gibiydi. Yavaşça kayalıkların üzerine tırmanmaya başladı. Güçsüzlüğünü hiçe sayıp en tepeye çıktı. Uçurumun kenarında durduğunda dalgalar hala kayalıklara çarpıyordu. Bu noktada rüzgar sert esiyordu. Yaşlı adam titriyordu ama soğuktan mı yoksa korkudan mı ? Emin olamadı. Kollarını iki yana açtı. Kayalıkların oyuklarına dikkat kesildi. “ Su kayaları aşındırmış, benim de ruhum bu dertle aşındı” diye düşündü. Gözlerini kapatıp vücudunu uçurumun boşluğuna doğru eğdi. Kendince ızdırabına son vermeyi istiyordu ama yapamadı. Bir adım geri çekilip cebinden bir fotoğraf çıkardı. Bir süre bakıp cebine geri koyduktan sonra, derme çatma kulübesine doğru yola koyuldu. Ölmeyi beceremiyor, yaşama da sarılamıyordu. Bir meczup hali takınıp biçilmiş zamanının son saniyesini bekliyordu.

  1.  Ernest HEMINGWAY’in ‘İhtiyar Balıkçı’ hikayesinden.

Özge Tetik Terzi

1989, İzmit doğumluyum. Emlak Satış Yönetmeni'yim. İstanbul'da yaşıyorum. Mesleğimden dolayı çok konuştum, artık çok yazmak istiyorum. @ozgece_kitaplar isminde; okuduğum kitaplarla ilgili düşüncelerimi paylaştığım bir instagram hesabım var. Sloganım; 'Yemeklere değil kitaplara özendirelim!'

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir