KitapYazar Söyleşileri

“Yaptığımız Çocukluk” Kitabı ve Erdal Şahin Söyleşisi

Erdal Şahin, hayallerinin peşinden giden bir “yolcu”. Belki de bir hasbihalci… Anlatmayı, yazmayı seviyor. En çok da insanların yüzünde oluşan gülümsemeyi seviyor. Hem oyuncu, hem yazar, hem senarist… Hem de tek kişilik sahne gösterisi var…

Yakın zamanda çıkan kitabı “Yaptığımız Çocukluk “ üzerine kendisiyle bir röportaj gerçekleştirdik. Sorularımdan önce size kısaca kitaptan bahsetmek istiyorum.

Kitabın, boyu küçük aklı büyük bir çocuk kahramanı var, adı Erdal. Malatya’nın bir köyünde ailesi ve akrabalarıyla yaşıyor. Erdal’ın en büyük hayali “muhtar olmak”. Öğreniyor ki bu o kadar kolay olmayacak. Önce okula başlıyor. Öğretmenin dediklerini anlayıp yapmada zorlansa da sınıfının en sevimli, en ele avuca sığmaz öğrencisi olmayı da başarıyor. Çocukluk haliyle başına aştığı işler, arkadaşları, öğretmeni ve ailesiyle yaşadıkları, okurken gülme krizine soksa da, onun “çocuk olduğu” gerçeği ile kendi çocukluğunuza olan özlem, içinizi içten içe sarıyor. Dili çok sade ve akıcı. Başladığınızda kısa sürede bitirebileceğiniz bir kitap. Üstelik yaş aralığı yok.

Bu kadar anlatım yeter; sizi yazar ve cevaplarıyla başbaşa bırakıyorum:

Kitapcafe: Erdal Bey, görüşme için öncelikle teşekkür ederim. Size bir sürü sorum var. Hemen başlıyorum, neme lazım belki bir daha sizi bulamam. Aklımda o kadar deli sorularla da yaşayamam.
Erdal, satranç oynamayı öğrendi mi? Muhtar oldu mu? Mesut’a gününü gösterdi mi? Kara çocuk, ak çocuk oldu mu? Kitap okumayı sevdi mi? Cin Ali’yi, başında “üç harfli” demeden okuyabildi mi? diye Alp Er Tonga’dan sonra Er Dal Şahin Destanı yapabilirim ya da siz okuyucuya acıyın, Erdal’a ne olduğunu söyleyin?

Aman efendim, ne demek. Ben teşekkür ederim röportaj için. Bu sorularınızın tamamının cevabını kısmetse ikinci kitapta vermiş olacağım. Hoşgörünüze sığınarak bir tanesini cevaplandırayım. Mesela satranç kısmı. Erdal satranç oynamayı zaten öğrendi zannediyor ve bununla kalmıyor, ortaokul için Malatya’ya okumaya gittiğinde kendi başına gidip satranç turnuvasına katılıyor. Bu satranç turnuvası Malatya genelinde ortaokul ve lise çağındaki öğrencilerin katıldığı bir turnuva. İlk yarışmada karşısındaki rakiple oynarken kendi bildiği kurallar üzerinden olayı manipüle ediyor ve rakibi de buna inanıyor. Sonuçta at dediğimiz şey iki ileri bir sağa bir sola gitmez, dörtnala gider. Yalnız birkaç maçtan sonra hakemlere yakalanıyor ama yaptığının doğru olduğu konusunda ısrar ediyor. Hakemlerin de kafası karışıyor. Turnuvaya ara veriliyor, kurul toplanıyor ve atın nasıl gitmesi konusunda yeniden tartışılıyor. Sonuç olarak Erdal diskalifiye oluyor. O turnuvadan sonra Erdal hırslanıp satranç oynamayı gerçekten öğreniyor ve bir sonraki turnuvadan ikincilikle ayrılıyor.

Yaşanılacaklar en iyi şekilde yaşandı ve geçti.

Kitapcafe: Kitabınızın ağırlıklı olarak gerçek yaşamınızdan oluştuğunu biliyorum. Bu sorumu bu gerçeğe bağlı olarak soracağım. Çocukluk hayali başka olan Erdal, şimdiki hali bambaşka Erdal. Ortak noktası dikkat çekmeyi başarmış, başarı elde etmiş bir Erdal. Çocukluğunuzda size bugüne ilişkin geleceğiniz noktayı söyleselerdi, cevabınız ne olurdu?

Ne yani muhtar olamadım mı şimdi ben! Yapmayın be, demeyin öyle şeyler. Desenize bazı şeyleri yanlış yaptık! Gitti mis gibi muhtarlık.

Kitapcafe: Kitabınızı okurken sık sık ara vermek zorunda kaldım. Çünkü gülmekten satırları okuyamadım. Siz yazarken nasıldınız? Hafif de olsa o günleri anlatırken bir burukluk oldu mu? Özlem gibi.

Ben yazarken çok eğlendim, zaten eğlenmediğimi hissettiğim an yazmayı bırakıp başka şeylerle ilgilendim. O günleri anlatırken nedense bende uyanan tek his mutluluk oldu. O günlere dair pek bir özlemim yok. Zaten yaşanılacaklar en iyi şekilde yaşandı ve geçti.

Kitapcafe: Kitapta anlatılan Erdal, her ne kadar cüretkar ve komik olsa da, bana utangaç ve ürkek bir çocuk olduğu ve bunu bastırmak için, türlü delilikler yaptığını düşündürttü. Ha tabii bir de altına kaçırma meselesi var. Adına sürülen lekeyi de temizlemesi gerek. Erdal’ın babası zengin değil ve turuncu şekerleri de yok. Yani Mesut’un kolayca dikkat çekmesine yardım eden unsurlar onda yok; ama o zekâsını kullanıp bulunduğu durumu lehine çevirmeyi başaran bir çocuk. Üstelik farkında olmadan oluşan misyonu da var; para olmadan da mutlu olunabileceği, hatta popüler olunabileceğini de öğretiyor. Ne dersiniz?

O kadar güzel yorumlamışsınız ki bana diyecek bir şey kalmamış. Bana, sadece söylediklerinize katılmak kalıyor.

Kitapcafe: Benim dikkatimi çeken bir nokta da öğretmene ilişkin vurgulamalarınız. Bazen uzaklara dalıp gitmesi, köylüden bir şey istemeden, beklemeden kendi hayatını sürdürmeye çalışması gibi… Eğitimci olduğum için, öğretmenin sizi kazanmak için gösterdiği çaba ve elindeki malzemeyi size göre uyarlaması da, çok hoşuma gitti. O günlerde şimdiki imkânlar yoktu, ne yazık ki. Siz öğretmen olsaydınız size ve arkadaşlarınıza nasıl davranırdınız? Nasıl bir öğretmen olurdunuz?

Elimden geleni yapardım onlara bir şey öğretmek için ama hiçbir şekilde Hüseyin Öğretmen gibi bir öğretmen olamazdım. Yani düşünüyorum, ilk öğretmenlik deneyiminizi hiç bilmediğiniz bir köyde yapıyorsunuz. İlk öğrencilerinizden bir tanesi Erdal. Diğerleri Ufuk ve Mesut. Allah korusun! Çok büyük sabır gereken bir durum ve tam olarak o sabır bende yok, ama bizim öğretmenimizde vardı. Zaten ben her durumda söylüyorum Hüseyin Öğretmen bizim için bir hediyeydi, biz bütün köyün çocukları ne yaparsak yapalım onun hakkını ödeyemeyeceğiz. Yaptığımız her işte onun o kadar büyük bir emeği var ki anlatamam.

Kitapcafe: Öğretmeniniz kitabınızı okumuş mudur?

Kitap elime geçtiği anda ilk yaptığım iş ona kitabı göndermek oldu.

Kitapcafe: Kitapta dikkatimi çeken bir başka husus yetişkinlerin çocuklara verdiği değer… Çocuklarını, hatta başkalarının çocuklarını da önemsedikleri izlenimi aldım. Günümüzde ki çocuk- yetişkin bağından daha farklı, daha samimi, daha mı dengeli sizce de bu bağ yoksa tam tersi mi?

Kesinlikle daha samimi. Bence böyle olmasının nedenleri var. Bizim köyde yaşayan herkes birbiriyle akrabaydı zaten. Hepimiz birbirimizin kuzeniydik ve hep iç içeydik. Köydeki bütün büyükler bizleri “oğlum ya da kızım” diyerek severlerdi. Fakat şu anda çok daha kalabalık toplumlarda yetişiyor çocuklar ve akrabalarıyla yeterince zaman geçirmiyorlar. Doğal olarak o bağ bizde olduğu gibi gelişmiyor. Bunun yanında bizim köyde herkes çocuklarına kurtarıcı gözüyle bakıyorlardı. Bir şekilde köy hayatından kurtulup daha iyi şartlarda yaşayacaklarsa bunu yapacak kişilerin çocukları olacaklarına inançları tamdı.

Kitapcafe: Okuyucu için belirtelim; Erdal Bey, ODTÜ İnşaat Mühendisliği mezunu ve sonrasında yüksek lisans eğitimine devam etmiş. Akademisyen olmayı düşünürken, çeşitli projeler sebebiyle Batı Afrika’ya gidiyor. Üç yıl çalışıp Türkiye’ye dönüyor. Gelelim soruya; bir röportajınızda üniversiteyi okuma ve çalışma sürecinde amacınızın “ailenize ev almak” olduğunu belirtmişsiniz. Evi aldıktan sonra da kendi yolunuza gitmişsiniz. Erdal’ın kendi için ev, araba gibi istekleri olmadı mı?

Hiç olmadı ve ben bunun nedenini çok düşündüm. “Ben de insanım benim de bu gibi isteklerim olmalı, neden yok?” diye defalarca sormuşumdur kendime. Sonradan vardığım sonuç şöyle oldu: Benim çocukluğumda en çok zaman geçirdiğim kişi dedemdi. Dedem ise “Dünya malı dünyada kalır ama yaptığın iyilikler yanına kâr kalır,” görüşünü benimsemiş olan birisiydi. Ben onun yanında zaman geçirirken, bu dünya görüşünü nasıl benimsemişsem başka bir görüşe yer kalmamış. Tabii bu azıcık aşım kaygısız başım ya da her kazandığınızı götürüp bir hayır kurumuna bağışlayın demek değil. Fakat, toplu taşımalarla işimi halledebiliyorsam neden bir arabaya ihtiyacım olur ki? Ona vereceğim para yerine o parayla çok daha değerli şeyler yapabilirim. Gerçi şimdi annem kendime ev almam konusunda inanılmaz baskı yapıyor ama kaçırdığı bir nokta var. Burası İstanbul!

Kitapcafe: Çok merak ettim; ilk paranızı kazandığınızda turuncu şeker aldınız mı?

Aaa aşk olsun, almaz olur muyum? Paket paket aldım hem de. Üniversiteden mezun olup yüksek lisansa başladığım zaman proje asistanlığı yapıyordum. İlk maaşımın yattığı günün sabahında koşarak markete gittim ve markette bulunan bütün turuncu şekerleri aldım. Sonra üniversitede bana tahsis edilen ofise gidip o şekerlerin tamamını kocaman bir kaseye koydum ve uzun bir süre seyrettim. Bir süre sonra kendimi o şekerlerle konuşurken buldum. Şekerlere son dediğim şey şuydu: “Ben size demedim mi, gün gelecek bu kez siz yalvaracaksınız bizi ye,” diye. Birkaç gün hiç elimi sürmedim o şekerlere, ofise gelen öğrencilere ikram ettim sadece. Tam da orada bir şey anladım. Ben turuncu şekerleri dağıtmayı, yemekten daha çok seviyorum.

Kitapcafe: Oyunculuk ve yazarlık, birbiriyle ilintili alanlar. Sizin için hangisi diğerini daha çok besliyor. Siz, hangisini yaparken kendinizi daha iyi hissediyorsunuz?

Bana göre yazarlık kısmı oyunculuğu daha çok besliyor. Yazarken bir sürü karakter kafamda canlanıyor ve bir anda onları oynamaya başlıyorum. Bu da oyunculuğuma bayâ katkıda bulunuyor. Ben yazarken kendimi çok daha iyi hissediyorum. Hani önüme iki seçenek koysalar: “yazarlık mı, oyunculuk mu” deseler, hiç düşünmeden yazarlığı seçerim.

Kitapcafe: BKM Mutfak ile yollarınız nasıl kesişti?

Afrika’dan ilk geldiğim zaman üniversite yıllarından beri arkadaşım olan Uğur ile birlikte neler yapabiliriz diye konuşuyor, aynı zamanda oyunculuk eğitimi alıyorduk. Bu arada Uğur da ODTÜ Makine Mühendisliği mezunu ve ikimiz aynı anda mesleği bıraktık. Bütün gün evde “Biz meslekleri bıraktık ama nerden başlayacağız,” diye düşünüp duruyoruz. Bir gün Uğur bana gelip “Sen üniversitede stand up yapıyordun, onu İstanbul’da da devam ettirsene,” dedi. Tamam da orası üniversite, burası İstanbul nasıl olacak ki burada stand up diye düşünürken, İstanbul’da bulunan tüm sahneleri gezip konuşmaya karar verdik. Toplamda otuz üç tane sahne gezdik. Sabah rotamızı belirleyip çıkıyor, sahneleri bulup konuşuyor sonra eve geri dönüyorduk. Hayır, bir de o kadar bilmiyoruz ki bu işleri konuşacağımız sahneye gidip “Merhaba ben stand up yapacam,” diyordum. Ee tabii oradaki görevli de “Hadi kardeşim, hadi canlarım bir sürü işimiz gücümüz var,” diyerek kibar bir şekilde kovuyorlardı bizi. Sonra bir şekilde biz BKM Mutfak’tan sorumlu olan kişiye ulaştık. O kişi bizden eski gösterilere ait bir kayıt istedi. Fakat bizde o kayıt yok. Hemen eşi dostu bir eve toplayıp gösteri yaptım. Uğur o gösteriyi kayda çekti. Sonrasında olaylar hızlı gelişti ve bir baktım sahnedeyim.

Anlatacağım şeye ilk önce ben gülüyorum sonra anlatıyorum…

Kitapcafe: Sahnede iken bazen de olsa “Ben burada ne yapıyorum?” dediğiniz oluyor mu ya da aileniz size “Oğlum onca sene okudun, şimdi yaptığın bu iş nedir?” demiyor mu?

“Ben burada ne yapıyorum?” hiç demedim ama sahnedeyken “Benim yerim burası,” dediğim çok olmuştur. Tabii en başlarda ailem, “Madem bu işi yapacaktın , yıllarca ne diye okudun?” diye çok söylendiler. Yalnız ben şunu çok iyi biliyorum ki o kadar okumasaydım şu anda böyle şeyler yapıyor olmazdım. Bence yaşadığımız her olayın yaşayacak olduğumuz diğer olaylara muazzam katkıları var. Önceleri çok söylendi ailem, ama artık bir şey demiyorlar. Çünkü yaptığım gösteriye geldiler ve çok eğlendiler. Artık “Ya oğlum şunu da anlat bak çok komik, yok burada espriyi şöyle söylersen çok daha fazla gülerler.” gibi şeyler söylüyorlar. Evdeki herkes gösteriden sonra bir nevi stand -up yapmaya başladı, diyebilirim. Bu arada annem bayâ yetenekli bu konuda.

Kitapcafe: Peki, sahnede iken seyirciyi güldürememe gibi kaygılarınız oluyor mu?

Doğruyu söylemek gerekirse ben o kaygıları pek beslemiyorum. Çünkü gösterilerimde gülmediğim hiçbir şeyi anlatmıyorum. Ben eğlenmedikten sonra oraya gelen insanları nasıl eğlendirebilirim ki? Anlatacağım şeye ilk önce ben gülüyorum sonra anlatıyorum kısacası.

Erdal Şahin

Kitapcafe: Sahne anlatılarınızla ilgili de bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Şimdilik öyle bir planım yok ama günü gelince neden olmasın.

Yolculuğun sonunda yazdıklarım kitap oldu.

Kitapcafe: “Yaptığımız Çocukluk” kitabını yazarken size cesaret veren neydi? Bu kitap kendinize verilmiş bir söz müydü yoksa bir anda “hadi ben bir kitap yazayım” fikriyle mi oluştu? Yayıneviyle nasıl buluştunuz?

İkisi de değil. Sadece yazmak istedim ve kitap olsun fikriyle yola çıkmadım. Yolculuğun sonunda yazdıklarım kitap oldu. Yayıneviyle buluşma kısmı gelecek olursak, o kısım baya eğlenceli oldu benim için. Selçuk Aydemir’in Liseden Arkadaşlar adlı kitabı çıktıktan sonra belirli aralıklarla söyleşiler oluyordu. Ben de bazen Selçuk Abi ile birlikte gidiyordum bu söyleşilere. Biz bu söyleşiler esnasında Burak Aksak ile tanıştık. Bir-iki derken baya baya muhabbet eder olduk. Bir gün ben Selçuk Abi’ye “Yav ben bu Yaptığımız Çocukluk kitabını Küsurat Yayınları’na gönderecem ama abi sen arayıp bir şey söyleme, durduk yere başkasının hakkını yemeyelim” dedim. Sonra yayınevinin internet sitesinde kitap göndermek isteyenler için başvuru şartlarını okudum ve orada ne gerekliyse hepsini hazırlayıp yayınevinin adresine kargoladım. Bu arada yine söyleşiler oluyor, biz yine hem Burak hem de Büşra ile yan yana geliyoruz ama “Ben size kitap gönderdim, ona baktınız mı?” demiyorum. Bir süre sonra benim gönderdiğim kitap beğeniliyor, Büşra’nın eline geçiyor ve kitap basılıyor. Biz sonrasında baya güldük bu duruma.

Kitapcafe: “Her şeyin zamanı olduğuna inanan” birisiniz; gelecek zamanda olgunlaşmayı bekleyen projeleriniz nelerdir?

Hali hazırda yazdığım birkaç senaryom var. Onlar için doğru zamanı bekliyorum.

Kitapcafe: Kitapcafe olduğumuza göre kitaplarla ilgili bir soru sorayım, Erdal Şahin neler okumayı sever? Okuyucularımıza “mutlaka okuyun” diyeceğiniz kitap öneriniz var mıdır?

Ben genelde mizah kitaplarını okumayı tercih ederim ama elime ne geçerse geçsin mutlaka okumayı deniyorum. Eğer okuduğum şey ilgimi çekiyorsa devam ederim. Benim önereceğim kitapların başında Selçuk Aydemir’in Liseden Arkadaşlar kitabı var. Bir de eğer henüz okunmadıysa Amin Maalouf’un Semerkant kitabını mutlaka okuyun.

Kitapcafe: Sabrınız için teşekkür ediyorum. BKM Mutfak’ta veya herhangi bir yerde, röportajı okuduktan sonra sizi tanıyan ve yanınıza gelen okuyucumuz olursa sizden selam bekleriz. Bizden de köy çocuğu Erdal’a selam olsun.

Ben de çok teşekkür ederim bu güzel sorularınız için. Gerçekten çok samimi ve güzel sorular sordunuz. Bu arada okuyucularınızla selam göndermekle kalmam, çay bile ısmarlarım onlara. Bu arada 6 Ocak 2018 saat 20:00’da BKM Mutfak’da gösterim olacak. Sizleri de beklerim. Buyurun gelin.

Yaptığımız Çocukluk
Erdal Şahin
Küsurat Yayınları
144 Sayfa, 2017

Etiketler

Dilek Özcan

"Okudukça büyüdüğüme, paylaştıkça çoğaldığıma inanıyorum. Bu yüzden de okuduklarımı yazmak büyük keyif veriyor. Her okuyan bir diğerine kılavuzdur, aslında. Umarım, Kitapcafe'de faydalı bir kılavuz olurum."

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Merhaba Size daha fazla kaliteli içerik sunabilmek için sitemize reklam engelleyiciyi kapatarak destek olabilirsiniz. Teşekkür ederiz :)