Genel

Türk Modernleşmesinde İki Denge: Niyazi Berkes – Mümtaz Turhan

Türk düşünce tarihi dönem itibarıyla geçirdiği sancıların yanında düşünürlerin geçirdiği sancılarla da kendisini gösteren bir sürece karşılık gelmektedir. Bu karşılığın Türk düşünür dünyasında birçok ismini bulmak elbette mümkündür ancak burada yalnızca iki isimle birlikte Türk modernleşmesindeki farklılıklar ve sosyal değişmeler belirlenecektir. İlk olarak Türk düşününde batı sorunu adlı eseriyle Niyazi Berkes daha sonra Garplılaşmanın Neresindeyiz? adlı eseriyle Mümtaz Turhan ele alınacaktır. Ayrı ayrı her iki düşünürün ve eserlerinin bahsi yapılacak daha sonrasında farklılıklar belirlenerek bir analiz yoluna gidilecektir.

Niyazi Berkes, türk düşününde batı sorunu adlı eserinde ilk olarak sorunların ne zaman başladığına değinmekte ve Batı ile ilişkilerin hangi anlayışlarla oluştuğuna dikkat çekmektedir. Burada Berkes, toplumda hâkim olan devlet gücünün devletin savaşlardaki başarılarından yola çıkarak toplumun zihninde oturduğunu belirterek batı ile ilişkilerde reform yapılırken yine ilişkilerin fetih ve savaş ilişkileri olarak görüldüğünden bahseder. Fakat onun için önemli eksiklik savaşlardaki başarılarda değil ‘ekonomik zihniyetin yokluğunda’ aranmalıdır. Çünkü Türkiye’nin sorunu harplerin yenilgisinin sorunu değildir. Bu sorunları toplumsal değişme bağlamında ele alan Berkes değişmenin toplumda zoraki olmayacağını ancak Türkiye’de hep bu şekilde olduğundan bahsetmektedir. Değişme üzerinden yenileşmeyi okuyan Berkes yenileşmeye engel olan güçleri belirleyerek bunlar üzerinden geçmiş ve bugün arasında analiz yoluna gider. Yenileşmeye engel olarak ise gericilik, emperyalizm ve ekonomik yoksullaşma parametrelerini ele alır.

Bu parametreler modernleşme ve yenileşme üzerinden tarihsel anlamda 17.yüzyıldan Türkiye dönemine kadar kitapta aydınlatılmaktadır. Ancak benim değinmek istediğim Tanzimatvari batılılaşma değil Türkiye üzerindeki batılılaşmanın analizi olacaktır. Çünkü Berkes’in (2019) belirttiği gibi Tanzimat ve Kanunu Esasi de gerçekleşmesi beklenen batılılaşma sadece “Kanunu Esasi yapılsın, her şey düzelecek” (syf. 35) fikrinden ileri geldiği için bizim için önemli olan bu bağlamdan kopmadan bugün üzerindeki değişimleri okumak olacaktır. Berkes Türkiye’nin modernleşmesine ilişkin alışılmışın dışında bir görüş ile Türkiye’nin modernleşmeye ait unsurları elinde bulundurduğundan bahseder. Buradaki temellendirmesi ise Türkiye’nin toplum olarak dil, din, ırk ayrılıklarına ve imtiyazlı zümrelere bağlı bir yapısının olmadığından bahsetmesi ve modernleşmenin asgari unsurlarını burada aramasından kaynaklıdır. Bu nedenle de Türk toplumunun modernleşmeye ve demokratikleşmeye hâlihazırda olduğundan bahsetmektedir. Bunun için de Osmanlı imparatorluğu dağılmadan hem aydınların hem de halkın çağdaş uygarlığı tanıdığını ve onu doğal bir süreç olarak değerlendirdiği belirtmektedir. Türkiye’nin modernleşmeye hazır bir başka durumunu ise şu şekilde temellendirmektedir: Türkiye’nin kendine has bir tutumu vardır. Toplumlar bugün bir gruplaşma meydana getirirken, kimi ideolojik kümelere ait, bazıları ise ekonomi, din, kültür ya da dil birliği gibi kümeleri teşkil ederken Türkiye’nin ise bunların hiçbirine yalnız başına katılmadığını belirtir ve bu durumu da şu şekilde netleştirir.

Bugünkü Türkiye ne bir Müslüman devleti, ne bir Batı ulusudur; ne Hıristiyanlık camiasına, ne sosyalist ya da kapitalist uluslar camiasına mensuptur. Ne Asyalıdır ne Avrupalı. Gerçi Türkiye’nin bütün tarihi boyunca ekonomik ve siyasal ilişkileri Doğuyla olmaktan ziyade Batıyla olmuştur. (Berkes, 2019, syf. 150).

Böylece bugünün Kemalist Türkiye’sini alacağı ve vereceği olmayan bir ülke olarak değerlendiren Berkes, ekonomi anlamında nüfusun ve doğal kaynakların planlı kullanılmasıyla donanımlı ve bilgi sahibi bir Türkiye’nin varlığından bahseder. Ancak burada bir başka yanlışlığa da değinir ki o da teknisyen yetiştirmek için Avrupa’ya öğrenci göndermek yerine oradan teknisyen getirtme anlayışıdır. Çünkü Berkes her şeyden önce kafaların aydınlatılması ve eğitilmesi gerektiğini düşünen bir isimdi. Ancak ben burada Berkes’in kendisiyle çeliştiğini düşünmekteyim. Modernleşme için bir yandan bu sebepleri olumlu görürken diğer yandan halkın ilerleme olarak anladığı şeyin Avrupa’ya borçlanmak, Hıristiyan halkın zenginleşmesi, köylünün yoksullaşması olarak gördüğünden bahsetmekte ve medeniyet geldikçe Türk’ün onun daha çok dışında kaldığını belirtmektedir. (Berkes, 2019). Yani bu karmaşıklık bir yandan Türkiye için temel oluştursa da diğer yandan onu benimseme sürecinde topluma olumlu bir geri dönüş sağlamamıştır. Burada ise aydının rolünden bahseden Berkes meşrutiyetin gelmesiyle yeni bir devrim döneminin açılması beklenirken aslında bir fark olmadığı görüşünden hareketle ‘hürriyet anarşisinin’ başladığını böylece aydınların halka dönme ihtiyacının oluştuğunu ve Batıcılık, Osmanlıcılık, İslamcılık fikirlerinin bir yana bırakılarak aydının bu durumdaki rolünün ne olması gerektiği gibi sorulara dönüldüğünü belirtmektedir. Ayrıca Türk ulusçuluğunun toplumda yer almadığını bunun için de sorunun yalnızca bağımsızlığı sağlamak olmadığını yeni bir ulus yaratıp onu dünyaya kabul ettirmenin de öncelikler arasında olduğunu söylemektedir. Burada aydına düşen görev ise Berkes’e göre (2019) “Çıkar yol, Batıcılığın Batı’dan bağımsızlık yönüne; ulusçuluğu devrimcilik yoluna çevirmededir.” (s.262). Kısacası Berkes ekonomik, toplumsal ve kültürel kalkınmanın olmadığı bir ilerlemeyi Batılılaşma olarak görmemektedir. Bunların özgürlüğünün ve bağımsızlığının yitirildiği yerde ise hiçbir ilerlemeden bahsedilemeyeceğini belirtmektedir.

Mümtaz Turhan’da Garplılaşmanın Neresindeyiz? adlı eserinde Berkes ’de olduğu gibi Türk toplumunun Batı karşısındaki konumunu eserinde tartışmaktadır. Mümtaz Turhan’ın düşüncelerini burada hem açıklamaya çalışmak hem de Berkes ile karşılaştırma yapmak toplumsal yapıyı anlayabilmek farklılıkları ve benzerlikleri belirleyebilmek için önemli olacaktır. Öncelikle Turhan’a göre de Batı medeniyetinin asıl unsurları bilim, teknik, hukuk ve hürriyettir. Bu bağlamda Berkes ile modernleşme sürecinde aynı parametrelere vurgu yaptığını söyleyebiliriz. Ancak Turhan burada ilim ve ilim zihniyetini batılılaşmanın ana unsuru sayarken ve önceliğin ‘ilim müesseseleri’ olduğunu söylerken Berkes’de önceliğin ekonominin oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bir başka değişken ise Turhan’ın aydına yüklediği rolün daha fazla olmasıdır. Ona göre Türk toplumunun geri kalmışlığının nedeni halkın cehaleti değil münevverlerin yetersizliğidir. Hâlbuki Turhan’a göre hakiki inkılapçılık sadece mevcut durumu muhafaza etmek değil onu zamanına göre geliştirmektedir. Turhan, hakiki inkılabın Galileo tarafından ilim sahasında yapıldığından bahsederek objektif ilmin doğuşunu buradan başlatmaktadır. Bu anlamda Berkes’in toplumsal ilerlemeyi buhar gücünde aramasıyla özdeşleştirebiliriz. Ayrıca Garp medeniyetinin düşünürler tarafından rasyonel bir şekilde ele alınması ve tanımlanması onun istenildiği takdirde alınabilen ve kazanılabilen bir yapıya getirildiğini belirten Turhan bir yandan da şunları belirtir.

Hâlbuki cemiyet medeniyet değiştirirken, karada kendisini koruyan, fakat denize düştüğü zaman başına bela kesilen muharibin zırhı gibi, ağır bir yük altındadır. (Turhan, 2018, s.29).

Burada garp medeniyetinin oluşması için ‘kendine güvenen gençlerin’ yetiştirilmesinin de ayrıca önemi vurgulanmaktadır. Garplılaşmanın neresindeyiz adlı kitapta bahsi geçen ve Berkes’den de ayrılan bir yön var ki bu İslamiyet’in Garp’a engel olup olamayacağıdır. Berkes bunu açık bir dille reddederken ve uzun uzadıya açıklarken Turhan İslamiyet’in rasyonel yapısından da bahsederek ve Bernard Lewis’i de örnek göstererek bir zamanlar medeniyete engel olmayan İslam dininin bugün de engel olmayacağını ve bunu düşünmenin mantıksızlık yaratacağını vurgulamıştır. Aslında bu konudan bahis açmak Turhan’a göre yanlış bir yaklaşımdır. Çünkü ona göre Garp medeniyetinin unsurları eski medeniyetlerden ayrılmaktadır. Ancak bizim münevverlerimiz aşağılık duygusundan kurtulmak için ve elbette başka dönemsel haklı gerekçelerle de açıklamalarında kendilerini ve toplumu inandırma yoluna gitmektedirler. Ben burada Garp medeniyetine eski medeniyetlerin ‘yamama’ yaptığını belirtmek istiyorum. Bütünü bozmadan aslında bütün içerisinde yer aldığına inanarak yani Garplı olarak eksik yerleri –her düşünür farklı bir yama şekli kullanır- tamamlamaktadır. Belki de zamanla postmodern dönem dediğimiz şey de bu yamaların görünürlüğünden ve onları güzel olarak lanse etmemizden ileri gelmektedir. Tabii bu da farklı bir konuyu teşkil eder.

Garp medeniyetine dönecek olursak Osmanlı devletinin duraklamasından başlayarak ve diğer milletlere de değinerek açıklamalar yapan Turhan’ın görüşlerinde en tespit edici kısım Avrupa medeniyetinin hiçbir kesintiye uğramaksızın bugüne geldiği görüşüdür. Medeniyet seviyesini belirlemek ve elinde tutmaktan ziyade bunu belirleyen şeyin süreklilik olduğunu bu anlamda bizlerde söyleyebilmekteyiz. Bu birlik ve bütünlük Garp medeniyetini diğer medeniyetlerden ayırmaktadır. Çünkü ilimin yanında zihniyetinde buna hazır olduğu aşikârdır. Hatta Turhan yanlışlığın Garplılaşmanın insan unsurunun dışında gerçekleştiğinden dem vurarak onlara teknik maharetler kattığımızı belirtir. Burada ise cahil olanın halk değil münevver olduğunu belirterek kültür ve medeniyet ayrımına sebep olanında yine münevverlerin tutumu olduğunu söylemektedir. Burada Berkes’in ekonomik önceliğinden ziyade eğitimin önceliğini öngören Turhan bunun temellerini ise şöyle açıklamaktadır.

Bizde ise, tahsil sistemi, bilgi diye verdiği bazı malumat kırıntılarına mukabil en bariz milli karakter vasıflarını tahrip eder: verimsiz de olsa halk çalışkandır, münevver tembelliği öğrenir; halk şayanı hayret derecede bedeni mukavemete sahiptir, münevver daha tahsili esnasında yumuşar, sonraları mukavemetini büsbütün kaybeder. Halk kanaatkâr, ağırbaşlı, vakur ve hürmetkârdır. Münevver açgözlü, laubali, şarlatan ya da saygısız veya dalkavuk olur. Halk umumiyetle dindar ve manevi kıymetlere hala bağlıdır, münevver ise, ne dindar ne de dinsiz fakat çok iptidai, dar ve çok fena tarzda materyalist olmuştur. (Turhan, 2018, s.84).

Bunun için diyebiliriz ki öncelik ilmin maddi olanaklarının yanında manevi olanaklara da erişmiş olması lazımdır. Garp memleketleri de ancak bu şekilde bir içsellik ile bugünkü seviyelerine ulaşmıştır. Garplılaşamama sebeplerini de Turhan tam bu noktada arayarak aramızdaki esas farkın zihniyet, görüş ve düşünüş farkı olduğunu söyler. Ancak burada diğer medeniyetlerdeki farkımızın halk tabanında değil münevver tabanında olduğunu ve ‘yarı münevverlikten’ kurtularak tecrübe sahibi olmamızı ister. Bu açıklamaları yalnızca istekle kalmayıp kitabında bunların nasıl olması gerektiğiyle de uzunca ilgilenen Turhan yurtdışına gönderilen öğrencilerin ilmi olarak çok iyi seçilmiş olmasından bahseder. Burada onlara yardımcı enstitülerin ve kişilerin de olması gerektiğini belirterek ‘ilmi şahsiyet oluncaya dek’ beklenmesi gerektiğini öngörür.

Türk modernleşmesi açısından gördüğümüz bu iki isminde ortak çalışmalarının yenileşmeye engel olan nedenler ve bunun çıkar yolları nelerdir gibi temalardan gittiğini görüyoruz. Bu anlamda birbirlerinden ne tamamıyla kopuk ne de tamamıyla benzer olduğunu söyleyebiliriz. Aynı sonuca farklı yollardan giden iki düşünüründe Türk düşünce dünyasında eksiklikleri kapatan birer pencere olduğunu söylemek bu anlamda yanlış olmayacaktır.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Merhaba Size daha fazla kaliteli içerik sunabilmek için sitemize reklam engelleyiciyi kapatarak destek olabilirsiniz. Teşekkür ederiz :)