Genel

Telefonlarımıza bağımlıyız

Telefonlarımıza bağımlıyız demek, onları çok fazla kullanıyoruz demekten ibaret değil

Bunaltıcı gerçek şu ki, cep telefonumuzdan daha ilgi çekici birierini ve özellikle bir şeyleri bulmak çok zor bir hal almış durumda. Telefonlarımızı çok seviyoruz ve hiç bir zaman onlardan kopmak istemiyoruz, fakat aynı zamanda şunun da farkındayız: bu harika cihazların bize ödettiği gizli bir bedel var. Telefonlarımıza bağımlıyız demek, onları çok fazla kullanıyoruz demekten ibaret değil.

Aslında bu, daha kötü bir düşüncye işaret ediyor: Telefonlarımızı gerçek benliğimizi bir kenara itmek için kullanıyoruz. Telefonlarımız yüzünden kendimizi, bir odada yalnız başımızayken düşüncelerimizin kafamızda özgürce uçuşmasına imkan tanımaktan, geçmişe ve geleceğe dalıp gitmeye cesaret etmekten, acı, arzu, pişmanlık ve heyecan gibi duyguları hissetmemize müsade etmekten aciz bir halde bulabiliriz. Telefonlarımıza, onlara bel bağladığımız için bağımlı değiliz. Onları, “kendimizden kaçmak” gibi zararlı bir eylemde kullandığımız için onlara bağımlıyız. Telefonlarımızın niyeti bize zarar vermek değil. Fakat biz onları büyük ihtimalle kendimize zarar verecek şekillerde kullanıyoruz.

Bağımlılık kulağa korkunç gelebilir. Fakat bu kelime aslında “kişinin kendisini tanımasının doğuracağı keyif ve korkulardan kaçmak” gibi normal bir davranış biçimine verilen sert bir isimden ibaret. Telefonlarımızdan bir sürü şeye bakabiliriz: (Eğer çok istersek) Lima’nın nüfusuna bakabiliriz (8.473 milyon); 1997’de Wimbledon’da bayanlar finalini kimin kazandığına bakabiliriz (Martina Hingis); “laf kalabalığı”nın anlamına bakabiliriz (aynı şeyi farklı şekillerde tekrar söylemek); veya belki de o muhteşem “seni öldürmeyen şey güçlendirir” sözünün hangi yazara ait olduğuna bakabiliriz (Nietzche).

Fakat bu daimi kaynağın kasıtsız, talihsiz bir yan etkisi var. Kendimize danışmak yerine telefonlarımıza danışıyoruz. Bu, bunca karmaşık gerçeği aslında bildiğimiz anlamına gelmiyor elbette. Fakat en iyi içgörülerin ve fikirlerin pek çoğunu oluşturabilecek ham maddeye – dağınık ve cilalanmamış bir halde de olsa – sahip olduğumuz anlamına geliyor: yeter ki gerekli zaman ve ilgiyi ayırabilelim. Neredeyse zamanın başlangıcından bu yana, insanlığı hatırlatan şeylerden kaçıp kendimizi doğanın içine bırakma fırsatına değer verdik. Denizin gri ilgisizliğine veya ışıl ışıl gecenin parlak, hesapsız enginliğine dalıp gitmeyi istedik. Fakat telefonlarımız bu tür deneyimlerin düşmanıdırlar.

Telefonlarımıza, onlara bel bağladığımız için bağımlı değiliz.

Kendi küçük benliklerimizi sürekli büyük resmin içine izinsizce sokarlar. Grand Canyon’un ucunda olabiliriz; arka cebimizde öterler. Matterhorn’un güney yamaçlarına dalıp gitmiş olabiliriz; onlar bir yemek ısmarlama uygulamasının güncellemelerini alıyordurlar. Bizeden, egomuzu asla unutmamamızı isterler – ve bizi huzursuz edecek daha bir sürü başka şeyi. Farkında olmadan, doğanın ihtişamının bize sunabileceği yardımı yok ediverirler.

Telefonlarımızı sürekli randevularımızı takip etmek için kullanırız. Oysa (aslında düşündüğümüzde) bize hatırlatılmasını seçtiğimiz konular konusunda oldukça kısıtlanmışızdır. Dişçiyle olan randevumuz için kurduğumuz otomatik hatırlatma vardır mesela, veya anne ve babamızın evlilik yıldönümü olduğu konusunda hafızamızı tazeleyen o uyarı mesajı veya Pazar öğleden sonra tenis oynayacağımızı hatırlatan o yazılı mesaj. Oysa aklımızda tutmamız gereken çok daha farklı diğer randevular vardır. Kendimizle olan randevularımız konusunda bizi uyaracak hatırlatmalara ihtiyacımız vardır: Kendi dertlerimizle zaman geçirmemiz gerekir – yaratacakları kaygıdan muzdarip olmak yerine onları anlamak için. En mühim (ve en korkunç) son randevumuz ise ölümle olandır. Geriye saymak için kaç günümüz kaldığını bilmiyoruz.

Fakat hatırlatılmasına ihtiyaç duyduğumuz şey kaç günümüzün veya saatimizin kaldığı değil, ama gerçeğin kendisidir. En ideali her sabah bir mesaj almamız olurdu: Memento, homo, quia pulvis es, et in pulverem reverteris. Unutma, topraktan yapıldın ve toprağa döneceksin. Telefonlarımız inanılmaz derecede sofistike görünürler: Gelişmiş kapitalizmle el ele çalışan sıkıştırılmış, kullanışlı bilim mucizeleri. Onlara çok fazla önem atfederiz çünkü onları geçmişle karşılaştırırız, geleceğin olasılıklarıyla değil. Yirmi veya kırk sene önce sahip olabileceğimiz herhangi bir cihazdan çok daha gelişmiştirler. Oysa, ideal bir geleceğin sağlayacığı şeylerle karşılaştırıldıklarında neredeyse dayanılmaz derecede ilkeldirler. Gelişmek için gerçekten ihtiyacımız olan teknolojiyi icat etmekten hala çok uzağız; kapitalizm ihtiyaçlarımızın sadece en basit olanlarına cevap verebilmiş durumda.

Telefonlarımıza, onlara bel bağladığımız için bağımlı değiliz

Lyons’un haritasını yaratabiliyoruz, fakat eşimizin gerçekten ne hissedip düşündüğünü açıklayan bir diyagramı yaratamıyoruz; telefon onbeş farklı haber mecrasını takip etmemize olanak tanıyor fakat bunu yaparken gereğinden fazla zaman harcadığımızı anlamamıza yardımcı olamıyor; ruhumuzun en derin ihtiyaçları ile gelip geçici heveslerimiz arasındaki farkı belirlemeyi ısrarla reddediyor. Ütopik bir zamanda telefonlarımız bizden daha bilge olacaklar. Yalnızca itaatkar değil aynı zamanda içten ve yardımsever de olacaklar. Bizleri aptalca bir karardan uzak tutmanın ve iyi yönlerimizi ön plana çıkarmanın yollarını bilecekler. Böylesine ilkel zamanlarda doğduğumuz için acınmayı hak ediyoruz.

Etiketler
Daha Fazla Göster

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı