Genel

Sosyolog, İdeolog ve Bir Teorisyen: Ziya Gökalp

Gerek Türk sosyoloji tarihinde gerekse Türk düşünce tarihinde kilit bir isim olan Ziya Gökalp’i Sosyolojizm ekolü içerisinde değerlendirebilmek mühimdir. Ancak bu değerlendirme Gökalp’in düşünce süreçlerinde farklılıklar yaşaması ve bunları eserlerinde yansıtması gereği ile ve Türk düşünce tarihinin köklü değişimler içermesi sebebiyle de değerlendirmelere hep muğlak ve eksik bir alan sağlamaktadır.

Önceliğimiz Gökalp’in içtimai düşüncelerini değerlendirirken ve bu farkları belirlerken dönemin şartlarına bakmaktır ve Gökalp’i etkileyen isimlerin tesirlerini görmektir. Öncelikle ilk dönem olarak değerlendirebileceğimiz Diyarbakır dönemi Gökalp için etnik, dinsel ve kültürel bir karmaşıklığa denk gelmektedir. Kürk, Türk ve Batı arasında kimlik sorunları, Ermenilerin dışsal yardımlarla birlikte yeraltı örgütlerini kurmuş olması Gökalp’in düşüncelerini Osmanlı milliyetçisi olarak belirlemesini sağlamıştır. Ayrıca babası Tevfik Bey’in doğu batı arasında sentez kurarak Batılı bir eğitim alması, amcası Hasip Bey’in İslam felsefesi ile ilgili düşünceleri, biyolojik materyalizm görüşüne sahip Dr. Yorgo ve ihtiyar devrimci olarak nitelendirilen Naim Bey’in sosyoloji ve milliyetçilik ile ilgili düşünceleri Gökalp’in düşünce dünyasındaki karmaşıklıkların da ayrıca kilit isimleridir. Gökalp’in ikinci dönemi olarak nitelendirebileceğimiz dönem İttihat ve Terakki önderliğinde Selanik’e gittiği dönemdir. Gökalp’in saf bir Türkçülüğe yönelmesinde önemli bir yeri olan Selanik, Türkçülük ile birlikte Batıcılık ve İslamcılığa da bir zemin oluşturur. Bu zemini ise Gökalp’e Balkanlar’da yaşanan milliyetçilik oluşumları, Batı’dan gelen milliyetçi fikirler, Batıcılaşma gibi etmenler sağlamaktadır.

Ayrıca Selanik’in Doğu-Batı arasında kalan bir yerleşim yeri olması, Avrupa’nın bilgi, düşünce ve teknik yapısına açık kozmopolit bir yer olması sebebiyle de Gökalp açısından etkileyici olmuştur. Z. F. Fındıkoğlu’nun deyimiyle Diyarbakırlı Ziya, Selanik’te Gökalp olurken ismi ile beraber ruhu da değişmiştir. Bunun sebeplerini tarihsel ve toplumsal sorunlarda aramakta fayda vardır. 1911’den itibaren Gökalp ve arkadaşlarının Osmanlıcılık ve İslamcılıktan Milliyetçiliğe(yeni hayat) yöneldiğini söyleyebiliriz. Bu yönelişin en temel sebebini Osmanlı’nın toprak kayıpları oluşturmaktadır. Bu milliyetçilik yönelimi başlangıçta kültürel boyutta anlamlandırılırken aslında Gökalp’in toplumsal ve siyasal değişimlere göre fikirlerinin şekillendiğini de görebilmekteyiz. Gökalp’in yaşamının üçüncü döneminde Malta göze çarpmakla beraber Gökalp’in yazılarında da 1918’den itibaren Alman hayranlığının İngiltere lehine döndüğünü söyleyebiliriz. Bu dönemde Gökalp’in bir başka fikirsel dönüşümü ise Osmanlı’yı göz ardı ederek bu dönemden karanlık dönem olarak bahsetmesidir ve Osmanlı’nın yerine eski Türk tarihini koymasıdır.

Hatta daha ileri bir yorum olarak Osmanlı’nın Türklere Türk kimliğini unutturarak var olduğunu da belirtmektedir. Ziya Gökalp’in karmaşık ve değişken düşünce sistemlerini aynı zamanda karmaşık ve değişken kişilerde ve olaylarda bulmak gerekir. Tarihsel ve çevresel faktörler ışığını bir nebze olsun belirleyebildiğimize göre sosyolog, ideolog ve bir teorisyen olan Ziya Gökalp’in eserleri ışığında bir değerlendirmeye gidebiliriz. İlk olarak Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak eserinde milliyetçiliğe dair önemli vurgular vardır. Hatta bu dönemin “milliyet yüzyılı” olduğundan bahsedilir. Ancak bu eserde Türkçülüğün Esasları adlı çalışmasına kıyasla Osmanlılık ile Türkçülük arasındaki ideolojiyi yarıştırmaz. Türkçülüğü Osmanlılığın rakibi olarak değil yardımcısı olarak görür. Belki de en önemli ayrım burada yatmaktadır. Diğer fikriyatlarına baktığımızda İslamcılık ve beynelmilellik gibi durumlar ise aynı önemiyle kalmaktadır. Türkçülüğün gayesi Gökalp’e göre Türk kültürü yaratmaktan ibarettir ve bunun ırksal bir karşılığı yoktur. Çünkü bir milleti karşılaştığı zorluklardan ve felaketlerden kurtaracak ve kalkındıracak olan şey fertler değil millettir. Millete ve milli ülküye dayanmayan devlet ve vatan ise yıkılmaya mahkûmdur. Bu mahkûmiyetten kurtulmanın yolları ise kısaca dil, tarih, din, terbiye ve iktisat gibi alanların önemine dayanmakla birlikte bir milletin en büyük ülküleri de şu şekilde sıralanmıştır: “Milliyetçilik, Halkçılık, Batı medeniyetçiliği, Cumhuriyetçilik.” (Gökalp, 2016, s.99).

Gökalp’in 1923 yılında yayımlanan Türkçülüğün esaslarında ise bazı noktalara vurgular artarken bazı noktaların önemi azalmıştır. Türkleşmek başlı başına tek ideoloji haline gelerek İslamlaşmayı ve batılılaşmayı da içerisine alan bir bütün hale gelmiştir. Türkçülük Türk tarihinde birçok şeyin eklektik olarak birleşimini çağrıştırarak ‘Türkçülüğün Esasları’ belirlenmiştir. Gökalp, Türkçülük hareketinin Avrupa temelli bir zemini olduğundan bahsederek Avrupa’da “Turguerie”(Türkseverlik) adıyla doğduğundan bahseder. Ancak onun Türkçülüğü Türk ulusunun yükselmesi anlamını taşımakla birlikte Türk demekte bir ulusun adı anlamına gelmektedir. Bunun için ulus kavramının tanımının doğru yapılması Gökalp için mühimdir. Ulus, kendine özgü kültürü bulunan topluluğa karşılık gelerek duygular aracılığıyla bağlanan bir yapıya karşılık gelmektedir. Buradan da kültür ve uygarlık alanına giren Gökalp, kültürün duygulardan uygarlığın ise bilgilerden meydana geldiğini söylemektedir. Bunun içinse yapılması gerekenin Türk kültürünü halk arasında ortaya çıkarıp canlandırmak ve ulusal kültüre aşılamak gerektiğini önemle vurgular.

Bunun içinse seçkinlere büyük görev düşmektedir. Bu görevin içeriği ise şu şekildedir: Halk milli kültüre denk gelirken seçkinler ise uygarlığa denk gelmektedir. Kültür ve Yetkinleştirme ayrımında kültür demokratik, yetkinleştirme ise aristokratik yapıya karşılık geldiği için bu aristokratik yapının zeminin halka hazırlayacak olanlar seçkinlerdir. Burada toplumsal hayata karşılık gelen Türkçülük alanlarını da kısaca değinmek gerekir. Gökalp toplumsal hayatta dil, sanat, ahlak, hukuk, din, ekonomi ve siyaset olarak bazı alanlar belirlemiştir. Dil ahlakında eklektik bir yapı belirleyen Gökalp her sözcüğün kökeni Türkçe olmasa da ulusaldır diyerek dildeki tüm yabancı kökenli sözcüklerin atılmasına bu nedenle katılmaz. Sanatsal anlamda halk kültürü ürünlerinin ortaya çıkarılması ve korunması hakkında örnekler ortaya koymaktadır. Ahlak çerçevesinde en önemli ahlakın yurt ahlakı olduğunu belirterek meslek ahlakına da ayrıca önem vermektedir. Hukuk’ta Türkçülük ise özgürlük, adalet ve eşitliğe aykırı düşecek hiçbir yapılanmaya müsaade etmemelidir. Dinde ise esas olan ibadetlerin Türkçe olarak gerçekleştirilmesidir. İslam’ın ahlak sisteminden yani teorisinden değil işlevinden yararlanan Gökalp için İslam’ın en önemli hususu dayanışmacılığı sağlamasıdır.

Daha sonraki yazılarında İslamiyet’e bu kadar rol biçmeyen Gökalp için dinin ahlak sisteminin yalnızca bir parçasını oluşturduğunu söylemek mümkündür. Ekonomide ise Türk kültürüne en uygun yapılanmanın solidarizm yani dayanışmacılık olduğunu söyleyen Gökalp bu ekonomik sistemin Türk toplum yapısının içinde hâlihazırda bulunduğundan yola çıkmaktadır. Aynı zamanda toplumdaki felsefi toplum modeline de karşılık gelen solidarist korporatizm modernleşmede yerel unsurlara aşağılık duygusu verilmeden gerçekleşmeyi ifade eder. Aynı zamanda bireysel girişimlerin hâkim olup desteklendiği ancak kapitalist üretim tarzının egemen olduğu bir toplumu da içerisine almaktadır. Gökalp’in ekonomik sistem olarak kendi düşüncelerini de karşılayan bir yapı olarak değerlendirebileceğimiz korporatizm aynı zamanda içerisinde toplumu birbirine karşılıklı bağlayan bir yapıya da işaret ettiği için yani içerisinde toplumsal bir bütünlükte sağladığı için Gökalp’in toplum modeline uygundur. Çünkü yeni yapılanmaların her birinin bir ruhu olması gerektiğine inanan Gökalp ekonomik düşüncelerinde dahi bunu elzem olarak görmektedir.

Çünkü toplumsal şartlar gereği yeni yapılanmaya başlayan bir devlette ne birey ne de devlet es geçilemez. Dönemin şartlarını ve toplumsal yapıyı iyi şekilde okuyabilen Gökalp’te düşüncelerinde bu gerçekliği atlamadan bir yol seçmiştir. Korporatizm ne bireyin bireyliğinden vazgeçmesi ne de toplumun sadece topluma karşılık gelmesinden yanadır. İkisi arasında bir tampon işlevi görmektedir. Yerel düzeyde kurulan korporatiflerin ulusal düzeye doğru genişletilmesi en sonunda ise ulusal federasyonlar halinde örgütlenmesi ise beynelmilelliğin son kısmıdır. Özcümle olarak Korporatist model de toplum bireylerin toplamına karşılık gelmez bu anlayış sosyoloji de gördüğümüz sosyoloji bireylerin toplamını aşkın olan ifadeye de karşılık geldiği için sosyolog, ideolog ve bir teorisyen olan Gökalp’in de bu anlayıştan yola çıkması şaşırtıcı olmayacaktır.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Merhaba Size daha fazla kaliteli içerik sunabilmek için sitemize reklam engelleyiciyi kapatarak destek olabilirsiniz. Teşekkür ederiz :)