“Yaşam, ağlamaya değmeyecek kadar saçmadır.”
Hani bazı hikâyeler vardır ya okurken bir ileriki safhada ne olacağını tahmin edersiniz. Ve işte o an roman okumanın zevkine varamadan hayallerinizi bir kenara bırakırsınız. Fakat “Sis ve Gece” sizi roman okumaya resmen teşvik ediyor. Okurken tahmin bile edemeyeceğiniz bir yerlere sizi sürüklüyor. Aklınızın havsalanızın odalarını karman çorman edip öylece bırakıyor.
Romanın konusuna değinecek olursak: Çevresinin polis memuru olarak bildiği aslında MİT görevlisi olan Sedat’ın hikâyesi çerçevesinde birçok kişinin hayatına dokunan bir roman. Ailecek devlet için çalışan Sedat, karısı Melike ve iki kızıyla sakin bir hayat sürerken komşularının kızı Mine ile tanışıyor. Ona yardım etmesiyle aralarındaki bağ aşka dönüşüyor. Tatmadığı duygularının gün yüzüne çıkmasıyla Sedat kendini farklı dünyaların içinde buluveriyor. Aradığı şey aşk mı yoksa gizliliğin verdiği ulaşılmazlık hissi mi, bilinmez.

Bir gece, örgüte düzenlenen baskında Sedat yaralanıyor ve hastaneye kaldırılıyor. Gözlerini açtığındaysa hayatının kâbusunu yaşayacağı günlerin başlangıcı olan Mine’nin kayboluş haberini alıyor. Etrafındaki kimse ikisi arasındaki yakınlığı bilmediğinden kızın örgütle alakası olabileceği ihtimalleri üzerinde duruluyor. Mine’yi arama çalışmaları devam ederken Mine’nin babasının anlattıkları olayın gidişatını değiştirip okların üvey baba üzerine çevrilmesine sebep oluyor.

“Mine nerede?”
Günbegün bir ipucu bulurum, umuduyla Mine’nin evine giden Sedat, her seferinde eli boş oradan ayrılıyor. Komşusu Madam ve kızı Maria dışında kimseyle karşılamıyor bile. İşte bu kısımlarda Madamın kızının esrarlı hikâyesi ağzını açık bırakabiliyor. Ancak yazar sürprizi bozmuyor ve sona saklamayı yeğliyor.

Sis ve geceMine’nin hiçbir yerde olmayışı onun ölü olduğu kanısını herkesin kafasına yavaş yavaş yerleştiriyor. Zihinler ‘’Peki ölüsü nerede?’’ sorusuna yöneliyor bu sefer. Sedat, Mine’nin yakın bir arkadaşından ondan saklanan bir sırrı öğreniyor. Bu sırla beraber Mine’nin yokluğu daha da büyüyor. Ve ardından Sedat’ın kâbusları peşini bırakmıyor. Kâbuslarında sık sık örgüt evini ve vurduğu örgüt elemanını görüyor. Hafızası ona her seferinde yeni bir oyun oynuyor.

“Katil kim? Üvey baba mı, Sinan mı, Fahri mi?”
Sorular Sedat’ın beynini yiyip bitiriyor. Kafasında cevabını bulamadığı sorularla savaşırken Mine’nin babası kızının evini toparlamak için Sedat’ı da eve davet ediyor. Adamcağız ne bilsin, o evi Sedat’ın eşyalarının da süslediğini. Bir iz bulunur mu davasında adamcağız. Ve Maria, her zamanki gibi yine kapıda karşılıyor Sedat’ı. Var bir karın ağrısı ancak hafızası kızcağızı arada yokladığı için kızcağız ne diyeceğini şaşırıyor. Sonunda akli melekeleri biraz olsun yerine geliyor ki işte o anlarda Sedat kâbusunu uyanıkken görüyor.

Çok kızdım okurken. Ciddi ciddi çattım kaşlarımı. İlk kez Ahmet Ümit’in dilinden polisiye okumamın verdiği acemilikten olsa gerek soru üzerine soru sordum kendime, çevreme. Onca insanın ruh tahlilini yapmış olmasına da hayretle baktım doğrusu. Dilinin yalın olduğunu kısa öykülerinden biliyordum ancak polisiye romanda bu dili kendi üslubuyla harmanlaması enteresan bir birleşim olmuş. 2007 yılında kitabın sinemaya uyarlanmış olması da yazarın ilk polisiye romanının ne denli ilgi çektiğinin de bir kanıtı gibi olmuş zannımca. Polisiye roman severlerin ya da başlamak isteyip de çekinenlerin yolunu aydınlatacak bir roman doğrusu.

Sis ve Gece

Ahmet Ümit
Everest Yayınları
265 Sayfa, 2013
Kapak:5 Üslup:9 Akıcılık:8 Fiyat:9