Meksika kökenli yazar Rauda Jamis’in kaleminden, Everest Yayınları’ndan çıkan harika bir eser, Frida Kahlo: Aşk ve Acı…Kapağında yer alan ve ünlü fotoğrafçı ayrıca kendisinin de yakın dostu olan Nickolas Muray’ın çektiği güzeller güzeli Frida’yı görüyorsunuz. Kahlo, kendi giyim tarzı ve havasıyla öylece durmuş size kısacık hayatında çektiği sıkıntıları, efsanevi aşkı, bitmek bilmeyen acıları anlatmak için bekler gibidir. Çok yönlü ve eşsiz bir kişiliğe sahip olan, ayrıca sadece sanat camiasında değil; moda ve siyasette de adı sürekli konuşulur olan Frida Kahlo’nun hayatı yer alıyor bu kitapta. Onun çektiği acılar, aşk ekseni ile bütünleşerek kelimelere dökülmüş hali gibi karşımıza çıkıyor.

Kitap yarı biyografi, yarı anı niteliğinde gibi. Yani Frida Kahlo’nun hayatını okurken sıkılmadan hatta altını çize çize okuyorsunuz diyebilirim.Sözcüklerin büyüsüne kapılıyor ve onları yaşıyorsunuz. Rauda Jamis’in akıcı ve oldukça etkileyici üslubu ile acılarla dolu bu ünlü ressamın hayatı oldukça güzel anlatılmış. Çevirisi ise Hülya Uğur Tanrıöver tarafından titizlikle yapılmış. Kitapta öncelikle hakim bakış açısı anlatımı varken diğer sayfayı çevirdiğinizde Frida’nın(birinci tekil kişi ağzından) anlatımı ile karşılaşıyorsunuz. Sanki Frida sizlerle konuşuyor gibi hissediyorsunuz satır aralarında. ‘’Umutsuz düşler insanı öldürür.’’ diyen bu eşsiz kadın aslında bize kendisinin hayata karşı ne kadar savaşçı olduğunu gösteriyor. Fikirleri, yaşam tarzı, eserleri, duyguları, acıları ve stili ile her zaman için ilgileri üzerine çekmeyi başarmıştır Kahlo.

Frida Kahlo’nun doğumundan ölümüne kadar her ayrıntısının detaylıca yazıldığı kitapta ayrıca bölüm başlarında ünlü düşünürlerin, yazarların, ressamların özlü kısa sözleri de bulunuyor. Ayrıca kitabın sonlarına doğru Kahlo’nun kitapta bahsedilen eserleri tarihleriyle beraber verilmiştir. Bununla beraber onun fotoğrafları ve resimlerinden oluşan bir albüm de yer almaktadır. Babasının Frida’yı çektiği fotoğraf ile (1926) başlayarak sırasıyla: Ailenin diğer fertleri ile birlikte olduğu erkek kıyafetli fotoğrafı (1926), başında başörtüsü ile (1954), Imogen Cunnigham’ın çektiği fotoğraf(1931),  Eşi Diego ile 1 Mayıs gösterisinde bulunduğu sırada çekilen fotoğraf (1929), Frida Kahlo’nun yatağının fotoğrafı, Frida ve Helena Rubinstein (1940), Frida aşığı Nikolas ile (1939), Frida Kahlo bahçesindeyken çekilen fotoğrafı (1950), CIA karşıtı bir gösteride eşi ile çekilen fotoğraf (1954),  Frida ve Diego (1954), ve son olarak Frida ve Diego Mexico City’de hastanedeyken (1950) fotoğrafları yer almaktadır. Ayrıca kitapta adı geçen resimler de fotoğrafların içinde karışık şekilde tarihleri ile yer almaktadır.

Dünyaca ünlü ve bütün tabuları yıkmış, güçlü bir kadın olan Frida’nın hayatını okumaya başlayınca kendinizi de bu yaşamın içinde hissediyorsunuz. Onunla gülüyor onunla ağlıyorsunuz; en önemlisi acılarını derinden hissediyorsunuz. Daha sonra, yaşadığı o felaket acılara rağmen dimdik ayakta kalmayı başarmış bir kadın görüyorsunuz karşınızda. Frida’nın hayatı şu şekilde kendi sözleri ile özetlenecek olursa: ‘’İki büyük kaza geçirdim Diego: Tramvay ve sen. En kötüsü sendin.’’ Kahlo, daha hayatının baharındayken geçirdiği bir kaza ile sakatlanmış ve ömür boyu, neredeyse 40 sene, yatağa mahkum kalmıştır. Arada bir iyileşir gibi olsa da genel anlamda yatağı onun tek yeri olmuştur. Sürekli olarak değişen alçıdan korseler, ameliyatlar, eşinin ihanetleri ve yaptığı resimler arasında gelgitleri ile hayata tutunmaya çalışan Kahlo gerçekten sanatı ve kişiliği ile dillere destan olmuştur. İki defa düşük yapmış ve çocuğunun olmaması onu ayrıca derinden etkilemiştir. Fakat Frida, asla yılmamış ölüm döşeğinde bile ölümün karşısına saçları yapılı, yüzünde tebessüm, parmaklarında rengarenk yüzükleri ile dikilmiştir. Yaşanmışlıklarını, acılarını ve aşkını anlatan bu kitap gerçekten okunmaya değer. Hatta yanınızda bir de kalem bulundurmayı ihmal etmeyin derim. Keyifli okumalar şimdiden…

ALINTILAR

‘’Bu bitmek bilmez bir can çekişmeden ibaret olan yaşamımla ilgili olarak şunu söyleyebilirim: Ben uçmak isteyip de uçamayan bir kuş gibiyim.’’

‘’ (…) beni atılımlara iten, sakinleştirilmez olmamdı. Bilirsiniz, kimi çocukların sakin olduğu gözle görülür, ellerine birer şeker verilir ve mutlu olurlar. Kimimiz ise, tersine, çocukluğumuzda bile hep başka şeyler istemişizdir: Yaşamın gerçekten bize sunduğu şeyleri.’’

‘’Bir gün, üvey kardeşim Maria-Lusia oturağına oturmuştu. Onu ittim, oturak falan devrildi. Öyle kızmıştı ki, ‘Sen annemin ve babamın kızı değilsin. Seni bir çöp kutusunda bulmuşlar,’ dedi. Bu söz beni öylesine etkiledi ki, tümüyle içine kapalı bir yaratık oldum.’’

‘’Sırrımla birlikte neşeyle evimin avlusunun en dibine kadar koşar ve orada hep aynı köşede, sedir ağacının altında mutluluğum ve küçük kız arkadaşımın anısıyla baş başa kalmanın şaşkınlığı içinde çığlıklar atar, gülerdim.’’

‘’Başıma gelen en iyi şey, acı çekmeye alışmaya başlamam.’’

‘’Yaşamlarına bir anlam vermeyi bilmeyen ve sizinkine zarar vermeye çaışarak daha da alçalan insanların, kendilerine özgüçlerini başkalarını küçük düşürme yoluyla elde edecekleri öğrenilmiş düş gücü ve oyun fukarası çocukların bu türden kırıcı davranışları bana dokunmaz oldu… Oysa gerçek güçlülük, güçsüzlük maskesi taşır; bir rahatlık neredeyse bir lükstür bu.’’

‘’İlk aşk kedi gibi sessizce yanaştı. Onun gelişini ne gördüm, ne duydum. Aşk yavaş yavaş içime yayıldı; Cupidon okunu bilincime saplamadan önce, aşkın varlığının farkına varmamdan, bu varlığı olduğu gibi çevreleyip kendime itiraf etmemden önce bir süre içimde öylece kaldı.’’

‘’Ortaçağda, tartışmasız herkes ‘bir ateşin gözlerden çıkarak bakışlarla iletildiği ve yüreğe değin indiği’ni kabul ediyordu.’’

‘’Ama bir an hazzın sonsuzluğunu bulmuş olan için lanetlemenin sonsuzluğunun ne önemi vardır ki!’’

‘’Uçmak için kanatlarım varken niye yürümek için ayakları isteyeyim ki?’’

‘’Ne denli acı çektiğimi düşünemezsin. Her sancıyla birlikte gözlerimden yaşlar boşanıyor.’’

‘’Belki sulugözüm diye düşündü, ama gözyaşlarımın hep haklı bir nedeni vardır! Eğer ağlamaya da gücüm olmasaydı herhalde ölürdüm. İşte böyle, yine ağlamak istiyorum. Sevinçten mi, hüzünden mi, ben de bilmiyorum…’’

‘’Renk benim açımdan vazgeçilmez oldu. Yaşamımın, kendine bir yol bulmak için çabalayan küçük ateşböceğini andıran yaşamımın içinde bulunduğu karanlıkta, rengin bu vazgeçilmez niteliği belki de simgeseldi. Dünya aydınlanıyordu.’’

‘’Ve aslında pek de önem vermeksizin, resim yapmaya başladım.’’

‘’Diego’ya aşık oldum ama ailem bundan hiç hoşlanmadı, çünkü Diego komünistti ve bizimkiler onu çok, çok, çok şişman bir Breughel’e benzetiyordu. Bunun bir fille beyaz bir güvercinin evliliğini andırdığını söylüyorlardı.’’

‘’Delilik o denli uzak değil. Delilik bir adım ötede. Delilik, acının tümel olduğu, yaşamın her parçasına çarptığı, ışığı boğduğu her hareketi düğümlediği, her tür kurtulma çabasını yerle bir ettiği, her hava kabarcığını yutmaya çalıştığı, güçleri parçalamaya sebat ettiği bu yere dokunuyor ya da kapsıyor.’’

‘’Yazgım beni bir lokmada yuttu gitti. Yazgının dişleri köpekbalığınki gibidir.’’

‘’Gökyüzünün maviliğine hançer darbeleri vuruluyordu.Yaşamın yolunda kapkara kurumdan çatlaklar açılıyordu. Ufuk çizgisi dayanılmaz bir solgunluktaydı. Vahim bir öykü.’’

‘’Şeyleri, yaşamı, insanları çok seviyorum. İnsanların ölmesini istemiyorum. Ölümden korkmuyorum fakat yaşamak istiyorum. Ama acıya gelince, hayır, acıya dayanamıyorum.’’