Paul Auster’in “Görünmeyen”in Ardı

 

Yaşayan yazarları okurken, onların röportajlarıyla eserlerinde esas anlatılmak isteneni  dinleyerek kurgusal gerçekliklerinin içine dalmak oldukça büyülü bir yolculuk. Post-modern edebiyatın 2009 yılında kazandığı Paul Auster’in “Görünmeyen” adlı romanını, öncelikle yapısal bakımdan inceleyelim. Eser, ana karakter Adam Walker’ın 1967’de başından geçen olaylardan derlenmiş. Walker’ın tuttuğu notları, ikinci bir anlatıcı olarak, edebiyat fakültesinden arkadaşı olan Jim’den dinliyoruz. Roman içinde roman okuyoruz. Burada post-modern edebiyatın “intertextuality” (hikaye içinde hikaye) yani hikayeler arası çoklu geçiş özelliğinden söz edebiliriz. Örneğin, Walker’ın “1967” romanının ilk bölümü ‘İlkbahar’ın bitiminde, bir not ile ikinci anlatıcıya geçtiğini görüyoruz. Metin üslup bakımından üç farklı anlatıcı, notlar, şimdiki zaman, telefon, mektup ve diyaloglar ile bezenmiş.

“1967” Romanı üç temel bölümden oluşuyor, ana karakter Walker’ın tanımladığı şekilde: 

  1. İlkbahar ( New York ve Echo Gölü’nde geçiyor)

  2. Yaz (New York’ta geçiyor)

  3. Sonbahar (Paris’te geçiyor)

İkinci bölümde Jim’in yani ikinci anlatıcının hikayede, romanı 1967’yi nasıl derlediğini ve anlatılan sıradışı gerçekliğin ahlâki yargısını nasıl değerlendirdiğini görüyoruz. Burada metnin içeriğinde bahsi geçen, toplumun değer yargılarının hassas sinir uçlarını kaşıyan  ‘ensest ilişkinin’ belirli travma koşulları altında, çirkin olarak değerlendirilmemesi bakış açısı, okuyucuya bir günahın masumlaştırılması olarak sunuluyor. 

Romanın içindeki roman aynı zamanda, post-modern edebiyatın bir diğer unsuru “meta-fiction” (üst anlatı) tekniğini de barındırıyor. Üçüncü bölümün sonlarında Walker’ın sağlığının kötüleşmesiyle, hayatının son günlerinde yazıda ayrıntıyı yitirdiğini Jim’den öğreniyoruz. Paris’te Walker’ın hayatını değiştiren Born’un müstakbel üvey kızıyla son görüşmelerinde, Jim; Walker’ın roman taslağında artık dış görünüş, mekân, kıyafet, tavır tasvirini bıraktığını, zamanın darlığından dolayı kısaca, karakterlerde ruhsal betimlemelerle yetinildiğini anlatıyor.

Sonbahar bölümünde ise Jim, Walker’ın anlattığı bir nevi itiraf ettiği hayatının romanında, ana karakterlerinin akıbetini araştırıyor. Bu kez roman anlatıcısı birebir Jim oluyor. Paris yolculuğu ve Born’un müstakbel üvey kızıyla (Cecile) buluşması sonucu, “Görünmeyen”in son metin anlatıcısı Cecile’dir. Cecile’in annesi ve üvey babası hakkında 10 yıl önce tuttuğu günlüklerden, Walker’ın 1967’de karakterlerin gizemli akıbetlerini öğreniyoruz. Hikayelerin sonlarında ve gerçekliğinde okuyucuda müthiş şüpheler oluşuyor. Örneğin, Walker’ın ablasıyla ensest ilişkisi gerçekten yaşandı mı? (Walker’ın ablası Gwyn, kardeşinin ölümünden sonra, geride bıraktığı romanından okuduğu müstehcen sahneleri inkâr ediyor!) Fransız asıllı, Siyasal Bilimler Profesörü Born’un Riverside Park’ta, Cedric Williams’ı (sokak serserisi) öldürüp öldürmediği tam olarak kesinliğe kavuşmuyor! Burada yine post-modern edebiyat unsurlarından, “incredulity toward grand narratives” (öykülemeye karşı şüphecilik) yani büyük resme giden yolda karanlık sulardan şüphe gemisine binen okuyucunun öz-yargısı devreye girecek şüphesiz. 

Auster’ın metinde dil ile ilgili öz değerlendirmeleri de mevcut. Jim’in ağzından, “1967”de ilk bölümü: Birinci tekil kişi (ben), ikinci bölümde: İkinci tekil kişi (sen) anlatımı kullanıyor; kendini anlattığı itiraf ve yüzleşme zor olduğu için bu anlatım yolunu seçiyor. Üçüncü bölümde: üçüncü tekil kişi, başkalarının ağzından nesnel bir üslupla dinliyoruz.

Görünmeyen

Romanda anlatılmak istenen, ahlâki değer yargılarının sınırları cinayet ve ensest ilişki ile tartılırken; entelektüel bireylerin sanat ve toplumla kurduğu ilişkiler de gözlemlenebiliyor. 1968 Kuşağı sosyalist başkaldırı, Paris Komününe gönderme yaparken; büyük güç politikalarında istihbarat kurgusu derin devlet yapılarının işleyişini de ele alıyor. Vietnam Savaşı ve Triniti Tobago Adasının emperyal sömürgecilikte, Fransızlar ve İngilizler arasındaki haksız paylaşımından ve yine maden köleliğinden bahsediyor. 

Auster’in romanlarında ve yazarlık kimliğinde benimsediği, bir siyasi manifestodan çok, toplumsal olaylara duyarlı bir politik tavır takınmasıdır. Bu tutum, onu pro-aktif siyasetten uzaklaştırarak daha güvenli ancak, haksızlıklara sessiz kalmayan ideal bir tutuma oturtuyor. “Görünmeyen”de Auster, Jung’un “ortak bilinçdışı”nda nitelediği arketiplerle bir karakter ağı oluşturuyor. Auster’in romanlarındaki baba figürünün, ilgi ve merhametten yoksun acımasızlık gösteren katı karakter göze çarpıyor. New York üçlemesindeki Auster, Görünmeyen’de gerçek Paul ile yüzleşiyor belki de. Auster’in babasından uzak, ayrı, ilgisiz büyümesini bu bilinçaltı piskozlarının, karakterlerinde açığa çıkması olarak yorumlayan eleştirmenler mevcut. ( “Paul Auster ve Arketip Eleştirisi”, Doç. Dr. Bülent Cercis Tanrıtanır)

Çoğul söylemde bolca ironi ve kolaj yapıştırmayla okuduğumuz metnin, ana karakterini alaşağı edebilecek güç elimizde. Yazara, bilmediği gerçekliği söylemeye can atıyoruz adeta. Benzer okuyucu hissini, “Tutunamayanlar”, “Puslu Kıtalar Atlası” okurken de duyumsayabilirsiniz. Keza Turgut’un sizi, Selim’i düşlerken tarihin belleğinde çıkardığı adalara yolculukta, birden kendinizi google’da harita araştırırken buluveriyorsunuz! Evet, gerçekte ne böyle bir ada ne de böyle bir yerli kabile bulunuyor! İşte büyülü gerçekliğin dubasında yüzme bilmeden, yazarın parodilerine, pastişlerine (Seçkin bir sanat eserinin taklidi) teslimsiniz. Burada, Umberto Eco’nun “Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti” eserindeki şu sözleri hatırlamakta fayda var: “Kurmaca anlatılarda gerçek dünyaya yapılan kesin göndermeler öylesine iç içe geçer ki, romanda bir süre kaldıktan ve haklı olarak fantastik öğelerle gerçekliğe yapılan göndermeleri birbirine karıştırdıktan sonra, okur artık kesin olarak nerede bulunduğunu bilmez.” (1996, sf. 142)

Auster’ın konu ve ilettiği mesaj, okuyucunun ne bulduğu, ne beklediği, ne aradığı… sorularına da cevaplar içeriyor. Örneğin, bir edebi metinden sanatsal doluluk bekleyenlere (şair işçisi Walker’ın çıkarmaya çalıştığı derginin adı Stylus, metne göre Poe’nun ölmeden önce bu adda bir dergiyi hayata geçirmeye çalışmıştır) veya politik-toplumsal olaylara adalet timsalliği bekleyenlere (Nazilerden, Hezimetler Tarihine varan geniş bir düşünsel alt yapı) yahut cinsel fantezilerine yeni hazlar arayanların beklentilerine göre metnin işlevselliği ve anlatılmak istenen çeşitli okuyucu kitlelerine göre de şekillenebilir. 

Gül Özen

Mayıs 2020, Stuttgart

Gül Özen

1985'te, Ankara'da doğdum. Uludağ Üniversitesi’nde 'Kamu Yönetimi' lisans, Viyana Üniversitesi’nde 'Siyaset Bilimi' yüksek lisans eğitimi aldım. Almanya Stuttgart’da yaşıyorum. Online tercümanlık işlerinin yanısıra, gönüllü olarak Heidelberg'te yerel gazetecilik ile uğraştım. 2019’da Sicim adlı kolektif kitapta bir öyküm basıldı. Türkçe, Almanca ve Ingilizce olarak araştırma, çeviri ve kitap çalışmaları yürütüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir