Yazar Söyleşileri

Özlem Narin Yılmaz Röportajı

Özlem Narin Yılmaz edebiyat dünyasına öyküleriyle adımını attı. “Kayıp Yalnızlık Ormanı” öykü kitabı 2006 yılında Everest Yayınları’ndan çıktı. 2008 yılında yine Everest Yayınnları’ndan “Kızböceği “ adlı öykü kitabı yayımlandı. Üçüncü öykü kitabı “Karmeleği” Can Yayınları’ndan çıktı. Yılmaz’ın öykü dili yalın ve içtendir. Hem dili hem de kurgusu kelimelerin devşirilerek değil bükümlenerek yeniden anlamlandırılmış halidir. Yılmaz, öykü yazarlığının ardından 2016 yılında ilk romanı ”Huzursuz Periler” adlı kitabını Ayrıntı Yayınları tarafından yayımladı. İlk romanını, Ayrıntı Yayınları’ndan ikinci romanı “Kapıyı İçerden Kilitledim” izledi. Özlem Narin Yılmaz ile hem edebiyat hem de son kitabına dair güzel ve sıcak bir ortamda söyleşimizi gerçekleştirdik.

Yazar Bir Yere Ait Olacaksa Bu Sözcüklerin Ülkesi Olmalıdır

Öykülerinizi okuduğumda her bir öykünüzde hayatla direk bir temas kurduğunuzu düşündüm. Öykülerde kurgunuzu hep hayatın içinden, toplumsal sorunlar arasından seçmenizin nedeni nedir?

Yazdıklarım insanın duygu dünyasını, iç sesini yansıtsın isterim. İnsan yaşadığı koşulların ürünü. O koşullar duygu ve düşünce dünyasının oluşmasında belirleyici oluyor. Ben de insanların yaşadıkları mekanlarla ve koşullarıyla biçimlenen duygu dünyalarını yansıtmak istiyorum. Edebiyat benim için önceden belirlenmiş, gündeme denk düşen, fazlaca konuşulan konularda yazılan öykü veya roman olmadı hiçbir zaman. İnsanın sevgisini, aşkını, nefretini, kırgınlığını, öfkesini, farklı biçimlerde, farklı kurgularla aktarmaya çalıştım. Yaşadığım farklı coğrafyalardaki insan hikayeleri yazdıklarıma yansıdı.

Bir roman yaratmak için önce öykü yazarlığı yapmanın gerekli olduğunu düşünüyor musunuz?

Böyle düşünmüyorum. Öykü ve roman farklı iki tür. Genel bir yargı vardır, önce öyküyle başlanılır sonra romana geçilir diye. Öyküye haksızlık etmeyelim. Bu tamamen yazdığım konunun çapıyla ve kurgusuyla ilgili bir durum. Yazmak istediklerimi daha geniş soluklu bir zaman diliminde anlatmak istediğim için roman yazdım. Romanın ve öykünün sağladığı edebi olanaklar farklı. Ama bu, hikaye yazmayacağım anlamına gelmiyor. Kısa ve vurucu bir hikaye, bazen birkaç romanın yapmadığı etkiyi yaratabilir.

İnsan Okuyarak Empati Yapmayı Öğrenir

Özlem Narin Yılmaz Röportaj

Öykülerinizde savaş karşıtlığı, kültür çatışmaları, eşcinsellik, etnisite, kadına şiddet gibi hassas noktalara dokunuyorsunuz. Öykülerinizi yazarken okurlarınızın/ bazı kesimlerin kalıplaşmış fikirlerini sarsma amacınız var mı?

Edebiyatın insanı değiştirip dönüştürebilen bir güce sahip olduğunu düşünüyorum. Bir insan hikaye ve roman okuyarak nasıl değişir, dönüşür, derseniz; en önemlisi insan okuyarak empati yapmayı öğrenir. Yaşadığımız toplumsal sorunların en büyük nedenlerinden birisi empati yapamamak maalesef. Karşımızdaki insanın ne hissediyor olabileceğini düşünmeye başladığımız anda nefret etmekten vazgeçiyoruz ve birbirimizden nefret etmediğimiz için de kavga etmiyoruz. Ben gündelik hayatta da yazarken de empati yapmaya çalışırım. Edebiyat bize empati yapma olanağı sağlayan bir sanat dalıdır.

Değiştirici ve dönüştürücü bir güç gibi mi?

Evet, sanatın ve edebiyatın gücüne inanıyorum. Bir cümle bazen okuyucunun o konuya bakışını değiştirebilir. Ötekileri yazmak bana hep cazip geldi. Yani kalem her zaman kılıçtan daha üstündür ve son sözü söyleyecektir.

Özlem Narin Yılmaz Röportaj

Öykü ve romanda kelime işçiliği açısından bir fark olduğunu düşündünüz mü?

Öykü, romana göre daha kısa metinlerle oluşturulan bir edebiyat türü. Fazlalıklar öyküde daha çok göze batıyor. Az sayfada duyguyu okuyucuya geçirmelisiniz, bu da kelimeleri çok tasarruflu kullanmayı gerektiren bir durum. Bana göre öykü yazmak hiç de kolay bir şey değil. Romanda daha geniş bir manevra alanınız var. Daha geniş bir zaman diliminde anlatmak istediklerinizi anlatabiliyorsunuz. Belki de edebiyat ve sinema arasında bir karşılaştırma yapacak olursak, öyküyü kısa filme, romanı ise uzun metrajlı filme benzetebiliriz.

Benim İçin Aslolan Kurgulamak ve Anlatmaktır

Öykü yazarlığından güçlü bir birikim kazandınız. İlk romanınız “Huzursuz Periler’”i yazarken nasıl bir aktarım oldu sizin için? Nasıl bir geçiş süreci yaşadınız ?

Roman yazma fikri oluştuğunda yeni bir tür deneyeceğim için hem çekincelerim vardı hem de heyecanım. Çok zorlandığımı söyleyemem. Ben bir yazar olarak kendimi türlerin alanlarına hapsetmek istemem. Benim için aslolan kurgulamak ve anlatmaktır.

Bir öğretmen olarak kitap yazmak isteyen meslektaşlarınıza önerileriniz olur mu?

Mesleğimin edebiyatımı zenginleştirdiğini düşünüyorum. Benim annem ve babam da öğretmendi. Birbirinden çok farklı coğrafyalarda farklı kültürleri ve insanları tanıma şansım oldu. Kendimi hiçbir yere ait hissedemedim. Yazar bir yere ait olacaksa bu sözcüklerin ülkesi olmalıdır. Öğretmenlikte çocukların dünyasına çok yakınsınız. Çocuklar ailelere ve topluma tutulan birer ayna gibidir. Sadece çocuklarla değil, yetişkinlerle de diyalog içinde oluyorsunuz. Yazmak isteyen biri için öğretmenlik avantajlı bir meslek olabilir. Ama en başta çok iyi bir okur olmak gerekiyor. Okumadan yazılsa bile oradan iyi bir edebiyat çıkmayacağını düşünüyorum.

Özlem Narin Yılmaz Röportaj

Öykü ve romanlarınızda kadın karakterlerinizi nasıl oluşturuyorsunuz. “Huzursuz Periler” ve “Kapıyı İçeriden Kilitledim” romanlarınızda ana ve yardımcı karakterlerdeki kadınlarınız, aşkın hangi halini temsil ederler? Keskin bir ayrım yapabilir misiniz?

Kadın karakterlerim romanın kurgusuna ve anlatıldığı döneme göre farklılık gösteriyor. Huzursuz Periler katmanlı bir roman olduğu için kadın kahramanlar birbirinden farklı zaman dilimlerinde yaşıyorlar. Hayal, Nurperi, Ayperi, Gülperi ve Perihan’ın ortak noktası, yazmakla, yazıyla bir biçimde ilişkili olan kadınlar olmaları. Yazmayı, İki farklı zaman dilimini buluşturan ortak bir eylem olarak kurguladım romanda. On dokuzuncu yüzyılda yazan kadın da var, günümüzde yazan kadın da. Aşk ise farklı çağlarda farklı biçimlerde yaşanmış olsa da benzer bir tutkuyu simgeliyor. Kapıyı İçeriden Kilitledim ise kurgu bakımından benzerlikler gösterse de konu bakımından farklı olan bir roman. Burada romanın odağında aşk ve tutku var. Bu sefer kadın kahraman üzerinden değil, erkek kahraman üzerinden bunu yapmaya çalıştım. Romanlarımdaki ve öykülerimdeki kadınları bir çerçeveye koymak biraz zor. Hepsi çok farklı coğrafyalardan çok farklı hayatlar yaşayan kadınlar. Birçoğunun buluştuğu ortak nokta ise aşkı büyük bir tutku ve bağlılıkla yaşayan kadınlar olmaları.

Son romanınız “Kapıyı İçeriden Kilitledim” de 1950’li yılların Beyoğlu’nda bir moda anlayışı var mıydı? Bugünkü Beyoğlu’nda bir moda kültüründen bahsedebilir miyiz?

Evet. O yıllarda bir moda anlayışı var. O dönemlere dair araştırmalar yaptığımda çok şaşırtıcı şeylerle karşılaştım. Sadece İstanbul’da veya Beyoğlu’nda değil, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada moda ve modacılar tekrar yükselişe geçiyor. Benim de romanım tam o yılları anlatıyor. Beyoğlu’nun da kendine özgü karakteristik bir yapısı var. Kadınlar çay partilerinde, balolarda buluşuyorlar. El yapımı zarif şapkalar takıp şık kıyafetler giyiyorlar. O yıllarda hazır giyim gelişmediği için nam salmış terziler, şapkacılar var. Şıklığına önem veren kadınlar için çok önemli bu kişiler. Şimdiyle karşılaştırdığımızda ise maalesef hiçbir benzerlik göremiyoruz. Beyoğlu’nda o yıllardan kalan birkaç kumaşçı, terzi ve şapkacı da zaman içinde kaybolup gittiler. Hazır giyimle birlikte hepsi silindi. Bildiğim, elde şapka diken bir butik var pasajda. O da Hıristiyan kadınların özel günlerinde takmaları için ya da eski dönem filmleri için şapka dikiyor. Sadece hazır giyim demek de doğru olmaz aslında, kadınların yaşam biçimleri değiştikçe moda anlayışları da değişti. Hızlı iş yaşamına uyum sağlamak için daha rahat ve gündelik kıyafetleri tercih eder oldular.

“Kapıyı İçeriden Kilitledim”de Ruhi Bey’in Ruhan Hanım’a olan aşkının karşılık bulmadan sürmesi beni şaşırttı. Ama daha çok Ruhan’ın bütün mal varlığını elden çıkarmasına rağmen Ruhi Bey’in yardımda bulunma isteğine sırt çevirmesi sadece gururdan mıydı? Kitabınızın en başında da yazdığınız gibi Ruhan’ın ilgisizliği sınıfsal farklılığından mı kaynaklıydı?

Sadece gururdan değildi. İnsan bazen yaşamda kendine statü biçer. Ruhan zengin ve aristokrat bir ailenin kızıdır. Ruhi ise bir şapkacı çırağı olarak başlıyor hayata. Madam Marin, Ruhi’nin işi öğrenip usta olabileceğini söylüyor ama şunu da ekliyor, “Bazıları hep çırak kalır.” Ruhi Bey’in de hikâyesi tam böyle oluyor. İşinde sınıf atlayıp çıraklıktan patronluğa yükseliyor. Ama Ruhi bey, Ruhan’ın karşısında hep çıraktır, hep tutuk ve eziktir. Çünkü öyle bir statü biçmiştir kendine. Ruhan’ın gururu da aslında kendisine biçtiği sınıfsal statüden kaynaklanıyor. Sıradan ve yoksul bir kadın olduğunda bile Ruhi’nin karşısında bir prenses gibi konumlanıyor. Yoksa Ruhi’ye ilgi duyuyor, ama bunu ölmek üzereyken bile açığa vurmuyor.

Edebiyat Siyaset Üstüdür ve Ortak Bir Dil Kurmamızı Sağlar

Özlem Narin Yılmaz Röportaj

Şapka tasarımcısı Madam Marin, atölyesini kundaklayanların yakın arkadaşları ve müşterileri olduğunu saklandığı gizli bölmesinden görüyor. Siyaset farklı dine mensup, onlarca yıllık komşuları birbirine nasıl düşman ediyor?

Siyaset kapı komşularını birbirine düşman edebiliyor. Onca ortak anı biriktirmişken, iyi geçinirken, hayat çok güzel akıp giderken, birden o akışın önüne geçebiliyor. Günümüzde de bir takım kamplaşmalar, kutuplaşmalar var. Ben asıl olanın insanın insanla olan ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Kim hangi düşünceye sahip olursa olsun, rengi, dili, ırkı, inancı ne olursa olsun birbirimizden nefret etmeden yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Siyaset hiçbir şekilde bunun önüne geçmemelidir. Edebiyat siyaset üstüdür ve ortak bir dil kurmamızı sağlar.

6/7 Eylül olaylarının sadece gayrimüslimleri değil, İstanbul’un da kaderini etkilediğini söyleyebilir miyiz? Beyoğlu’nun 1950’li yıllardaki çokkültürlü dokusu artık tarih kitapları ve edebi eserlerin sayfaları arasında mı kaldı ?

6/7 Eylül olayları çokkültürlülüğü noktalama açısından yaşanan son olaydır, diyebiliriz. Bu olaylardan sonra Beyoğlu’nun kültürel dokusunun tamamen değiştiğini görüyoruz. Çokrenklilik tek renge mahkum edilmeye çalışılıyor. 6/7 Eylül olaylarından sonra Rumların ve diğer gayrimüslimlerin İstanbul’u terk edip başka ülkelere göç ettiklerini öğreniyoruz. Onlarla birlikte bir kültür, oluşturulmuş onca yıllık miras da göç edip kayboluyor. Hem İstanbul hem de Beyoğlu için karanlık bir olaydır. Keşke yaşanmasaydı. Bugün daha farklı bir Beyoğlu’nda yaşıyor olabilirdik. Yeni keşkeler dememek için sanatın ve edebiyatın büyüsüne inanalım.

Teşekkür ederim.

Sağolun. Ben teşekkür ederim.

Etiketler

Cem Akar

Okumak, bence sürekli bir eylemlilik ve emeğin en değerli hallerinden biridir. Okumanın somut hali yazmanın, gerekliliğine inandığımdan yazmayı görev bilirim. Kalemimiz adalete, emeğe, barışa, dostluğa, vatana yakışır ve tarafı belli olmalıdır. Öğrencilerine bilgiyi keşfettiren bir öğretmenim.

3 Yorum

  1. Arkadaşım yazarlarla buluşup bir şeyler yapıyorsun aferin iyi güzel de röportaj mı söyleşi mi bu yaptığın daha aradaki farkı bilmiyorsun. Başlığa röportaj yazmışsın metinde söyleşi yaptık demişsin. Bir de öğretmen olacaksın. Araştır madem yazarlarla buluşuyorsun!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Merhaba Size daha fazla kaliteli içerik sunabilmek için sitemize reklam engelleyiciyi kapatarak destek olabilirsiniz. Teşekkür ederiz :)