Klasiklerden gözümüz korkuyor biraz,bu bir gerçek. Kafa dağıtmalık,kolay okunan kitaplar ruha iyi geliyor her zaman. Ben kendimce şunu düşünür oldum son yıllarda madem bu kadar okuyorum iyisi mi dünyaca ünlü edebiyat kokan eserlere yer vereyim sıklıkla. Ama bir yandan da hem sayfa sayıları bakimindan hem de betimlemelerle süslenmiş uzun uzun cümleleriyle korkutmuyor da değil hani! Ne kadar sıklıkla okursam o kadar da kolay okuyorum o ayrı. Çünkü tadına varmak önemli olan ve ben bu işte gerçekten bayağı yol katettim.

Dünyaca ünlü klasiklerden bir tanesi olan Oblomov’u Oblomov yapan kesinlikle nev-i şahsına münhasır karakteri olsa gerek. Ve çok kolay okunan yazım dili elbette.
Oblomov’a gelecek olursak karşımızda düşünceleriyle boğuşan ve aklını düşünmeye harcayan, harcarken de tembelliğin sınırlarını zorlayan otuzlu yaşlarında bir adam var. Ailesinden kalma evinde, kendine has bir başka karakter olan uşağı ile birlikte yaşamakta ve yattığı yerden hayatını yönetmeye çalışmaktadır. Aklındaki düşünceleri hayata geçirmek üzere tam yeni bir hamle yapacakken, yaşama olan inancını yitirmiş birisi halinde yine yatağa gömülür. Bu kısır döngü böyle devam eder ta ki aşk kapısını çalıncaya kadar. Aşkın sihirli gücü bu uyuşuk ve boşvermiş adamı kendine getirmesini bilir. Bilir ama ah şu düşünceler olmasa! “Ben uykulu ve uyuşuk huzura alışmışım; fırtınalara tahammülüm yok.” diyerek vazgeçer hayat dolu Olga’dan.

Tüm bu boşvermişliğin sebebi olarak karakterimizin çocukluğuna insek hiç de fena olmaz. Çocukluğunda hiçbir sorumluluk verilmeyen ve her istediği yapılan Oblomov zamanla kendi başına hiçbir şey yapamaz hale gelir. Yapması gerekenleri hep başkalarından ister ve bunun için kılını bile kıpırdatmaz. Bu bıkkınlığını şu sözlerle açıklar…

-Ah! Bu hayat, dedi.
-Nesi varmış bu hayatın?
-İnsana rahat vermiyor. Başını derde sokuyor. Ne olur, şöyle bir yatıp uyuyabilsem… Hiç kalkmadan.

Oblomov ile aynı köyde, aynı koşullar altında büyüyen Ştolts, hayata karşı boyun eğmemekte ve her şeyiyle ayakta kalmaya çabalamaktadır. Oblomov’un aksine sorumluluk sahibi bir kişi olan Ştolts, Oblomov’un iyiliğini düşünen,dürüst bir arkadaşıdır. Şu sözlerle nasıl da ayağa kaldırmaya çalışıyor arkadaşını…

OblamovŞtoltz sitemli bir tavırla, “Demek bir köşede!” dedi.”Senin tasarıların , niyetlerin de o köşede yatıyorlar işte: ‘Bitmek tükenmek bilmeyen kaynaklarını işletmek için Rusya’nın çalışan ellere, kafalara ihtiyacı olduğu; bu nedenle gücün yettiğince çalışmak , daha iyi dinlenmek için daha çok çalışmak gerektiğini ; dinlenmenin ise hayatın başka bir çeşidi, sanatsal, çok parlak bir yönü, sanatçıların ve ozanların hayatı olduğunu’ söyleyen sendin. Tasarıların , niyetlerin de işte o köşedeler…Bütün bu tasarılarını , niyetlerini Zahar bir köşeye attı demek, öyle mi? Hatırlıyor musun kitaplarını okuyup bitirdikten sonra yurtdışına çıkıp ülke ülke dolaşacağını , yabancı ülkelerle kendi ülkeni daha iyi tanımaya çalışacağını söylüyordun? O zamanlar hep şöyle diyordun:’HAYAT DÜŞÜNCE VE EMEKTİR…

‘Bilinmeyen , karanlıkta kalan , ama hiç ara vermeyen ve yapması gerekeni yaptı bilinciyle ölen emektir hayat…
Ne dersin ? Hangi köşede yatıyor senin bu emeğin ?

Onu bu miskinliğinden kurtarmaya çalışırken Olga ile tanıştıran da kendisidir. Ancak kitabın sonunda onları bekleyen bambaşka bir son olacaktır.
Kitap doğu ve batıyı sentezlerken Oblomov Doğu’yu Stoltz Batı’yı temsil etmektedir. Rusya’nın siyasi yapısını bu iki karakterle özdeşleştirerek toplumu ve ülkenin genel yapısını anlatmaya çalışmış; daha doğrusu eleştirmiştir.

Benim için okuması ve anlaması çok keyifliydi. Anlaması derken ders çıkaracağım pek çok duygu buldum kitabın içinde. Kolay okunur ve anlaşılır olması sebebiyle, ilgi çekici konusu birleşince çok sevdim. Klasikler dünyasına adım atmak istiyorsanız bu kitabı çekinmeden okuyabilirsiniz.
Sevgiler…

Oblamov

İvan Aleksandroviç Gonçarov
İş Bankası Yayınları
Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu, Erol Güney
619 sayfa, 2016