Kayıp Zamanın İzinde serisinin 4’üncü kitabı olan Sodom ve Gomorra’da Marcel Proust, diğer 3 kitaba göre kendisini daha da samimi olarak dile getirmeye, duygu ve düşüncelerini, hatta kişiler hakkındaki gözlemlerini çok daha açık bir şekilde biz okuyuculara yansıtmaya başlamıştır.

Adından dolayı en çok merak ettiğim kitaptı. Sodom ve Gomorra kentlerinin tarihteki yerini ve livatalıktan dolayı gelen bir tufanla yok edildiğini büyük bir çoğunluğumuz bilmekteyiz. Üstün bir zekaya sahip olan Proust, “Kitabına bu ismi boşuna koymamıştır” düşüncesi beni haksız çıkarmadı. Zaten kitap bu yüzden şok bir başlangıca sahip. Fransız yüksek sosyetesindeki düklerin, düşeslerin, prenslerin, prenseslerin, markilerin, markizlerin, baronların ve tüm diğer soyluluk ünvanlarına sahip olan veya olmayan kişilerin kibarlık ve gösteriş yarışına girdiği bu ortamda, eşcinsel ilişkilerin “neredeyse” alenen yapılması, yüksek tabaka erkek ve kadınların normal hayat ve ilişkilerini sürdürürlerken, bir yandan da eşcinsel ilişkiler içinde bulunmasını kaleme alan Proust’un, bu tarz ilişkilere hangi gözle baktığını tam olarak anlayamıyoruz. Çünkü kimi zaman ve hatta çoğunlukla buna bir hastalık gözüyle bakarak tiksinmesi, kimi zaman da (nadiren) normal olarak görmesi akıllarda gerçek hayatındaki “Marcel Proust eşcinseldi.” söylentileri hakkında soru işareti yaratıyor. Büyük bir çoğunluğun gerçek hayatında eşcinsel olduğu yönündeki fikirleri yüzünden, eşcinselliğin bir hastalık olduğunu belirtmesi acaba bir kamuflaj mı sorusunu da akla getirmiyor değil. Ama sanırım dönemin Fransa’sında her ne kadar bu tür ilişkiler gizlilik içinde kurulsa da sosyetede yaygın ve normal bir davranış olarak görüldüğü anlaşılıyor.

Kitabın büyük bir bölümü Balbec’te geçiyor. Yine davetleri, bu davetlerdeki diyalogları, dedikoduları, yüzlere karşı övgü dolu sözler sarfedilirken hemen sonrasında gıybete geçmeleri, kitaplar-tablolar-müzikler-gösteriler hakkındaki sanatsal sohbetleri eğlenceli bir şekilde okuyorsunuz.

Kayıp Zamanın İzinde - Sodom ve GomorraAyrıca dikkat çeken önemli bir konu da, Proust’un Albertine’e olan aşkını bol bol dile getirmesiydi. “İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş.” misali Albertine’e sert-kötü çıkışlarını, tripler yapmasını, aşkının büyüklüğüne rağmen inişli-çıkışlı/ayrılıp barışmalı bir davranış sergilemesini de dikkatle izliyoruz. Hatta duyduğu bu aşkın büyüklüğü bana ilk kitaptaki Swann-Odette aşkını anımsatsa da bu inişli-çıkışlı davranışlarına bazen anlam katamadığım anlar oldu.

Benim için kitabın etkileyici bölümünü sona saklamak istedim. Kitabın “Gönül Tutkunlukları” adlı bölümü bana göre en çarpıcı, hatta sarsıcı bölümüydü. Guermantes Tarafı’nda anneannesinin hastalık ve ölüm sürecini anlattıktan sonra bu konu hakkında bir daha yazmayan Proust, bu bölümde Balbec’e gidip ailesi ve anneannesi ile kaldığı aynı otel odasına yerleşince, onun ölümünden sonraki hislerini ani bir “duygu patlaması” şeklinde dile getiriyor. “Gerçek hayatın başladığı an” diye tabir ettiği rüyalarında bol bol gördüğü anneannesi ve birlikte yaşadıkları anıların yarattığı duygu yüklü satırlarda, sanki kendi yakınınızı kaybetmişsiniz gibi etkileniyorsunuz. Yaşadığı bu hüzün dolu sahneleri, kitabın en etkileyici bölümü olarak gördüm.

5. kitap olan “Mahpus”ta görüşmek üzere…

Tüm kitapsever dostlarıma iyi okumalar dilerim.

Kayıp Zamanın İzinde: Sodom ve Gomorra
Marcel Proust
Türkçesi: Ahmet Güntan, Roza Hakmen
Yapı Kredi Yayınları
552 Sayfa, 2016