“Ama burada yeni bir öykü başlıyor: Bir insanın yavaş yavaş yenilenmesinin, yeni bir hayat bulmasının, bir dünyadan başka bir dünyaya geçmesinin, hiç bilmediği yepyeni bir gerçekle tanışmasının öyküsü… ve bu öykü yeni bir kitabın konusu olabilir. Bizim şimdiki öykümüzse burada bitiyor.”diyerek tamamlamış Dostoyevski Suç ve Ceza’yı.

Biz de yazımızı bu son cümleyle başlatmayı seçiyoruz. Diyoruz ki hiçbir şey son değildir. Bize görünenin dışında aslında bitişler hep yeni başlangıçları da getirir beraberinde.
Rodion Romanoviç Raskolnikov, bir üniversite öğrencisidir. Hukuk öğrenimini maddi koşulları yüzünden yarıda bırakır. Bir odadan çok dolabı andıran küçük bir yerde yaşamaktadır. Dünyanın bir kötüden temizleneceğini düşünmek gibi yüksek bir amaca hizmet eden cinayetlerin kabul edilebilir olduğuna inanır. Herkesin parasını alan faizci, tefeci bir kadını öldürür fakat o sırada rehincinin zararsız kız kardeşini de öldürmek zorunda kalır. Topluma hizmet edecek olan bir Raskolnikov olacaksa eğer insanlara zararlı bir tefeci olmasa da olurdur ona göre. O günden sonra ise kendinin bile anlam veremediği bir şekilde her şey her geçen gün daha da kötü gitmeye başlar. Sürekli bir buhran içindedir, günlerce ateşler içinde yatar. Cinayetini saklamaya çalışırken belki de herkesten fazla ele verir kendisini. Hayatını fahişelik ile devam ettirmek zorunda kalan Sonya ile tanışır, ona suçunu itiraf eder. Sonya tarafından teslim olmaya ikna edilir, teslim olur. Cezasını çekerken dahi işlediğinin gerçekten bir suç olmadığına inanmaktadır. Yine Sonya tarafından dine yöneltilir,ona aşık olur ve cezasının bittiği günleri düşlerken roman son bulur.
Hemen her yazarda olduğu gibi Dostoyevski ve Raskolnikov arasında da bağlantılı çok şey görüyoruz romanda. 1821 yılında Moskova’da doğan Dostoyevski; gaddar, disiplinli ama alkolik bir baba ve hasta bir anneye sahipmiş. Romanında da hastalık kavramı çok fazla vardır mesela. Kadın kahramanların hemen hepsi hayatlarının bir bölümünde mutlaka hastadırlar veya hastalıktan ölürler. Yine alkol bir veya birkaç kişinin hayatına sebep olur.

Dostoyevski’nin Petersburg’da oturduğu muhite yakın bir yerlerde oturur Raskolnikov da.
Dostoyevski, 1849’da devlet aleyhine bir komploya karıştığı iddiasıyla tutuklanmış, idama mahkum edilirken daha sonra hükmü kürek ve hapis cezasına çevrilmiş, Sibirya’ya sürülmüş. Raskolnikov da aynı şekilde Sibirya’ya sürülerek kürek cezasına çarptırılmıştır. Yine Dostoyevski’nin de Raskolnikov gibi rehincilerle alakası olduğu ve bir tanesinin kitaptaki kurbana model olduğu dahi söylenmiş. Kısacası Dostoyevski’nin kitapta yazdığı ve Raskolnikov tarafından oynanan birçok sahne aslında gerçek hayattan, o dönem Rusya’sından alınmış kesitlerdir.
Romanda, bir suçun psikolojik çözümlemesini görüyoruz. Buradan hareketle Raskolnikov’un suçu işleme sebebine ve işledikten sonraki durumuna göz gezdirelim.

Raskolnikov için bir cinayet işlemiş olmak değildir önemli olan. O cinayeti işlemeden önceki, işlerkenki ve işledikten sonraki psikolojik durumdur. Asıl merak ettiği ve görmek istediği budur. Raskolnikov’a göre suçların çok çabuk ortaya çıkmasının nedeni; suçlunun, suçu işlediği sırada akıl ve irade yönünden güçsüzlüğe düşmesidir. Bu akıl tutulması ve iradeyi kaybetmenin insana tıpkı bir hastalık gibi geldiğini, suçun işlenmesinden az önce yüksek düzeyde devam edip sonrasında yavaş yavaş yitip yok olduğunu düşünür ve şu soruyu sorar: “Hastalık mı suçu doğuruyordu yoksa suç mu kendi yapısına uygun hastalığa benzer bir şeyleri geliştiriyordu?”

Raskolnikov için her iki durum da geçerli sanırım. O, insanları genel olarak iki bölüme ayırır. Birinci bölümdekiler, aşağılar yani sıradanlar. Bunların biricik görevinin kedisi gibilerin çoğalması olduğunu söyler. Bu bölümdekiler uysaldırlar ve tutucudurlar. Boyun eğerler. İkinci bölümdekiler ise sürekli olarak yasaları çiğnerler, yıkıcıdırlar. Bunların işledikleri suçların doğal olduğunu, genellikle birbirinden apayrı nedenler ileri sürerek daha iyi şeyler adına şimdinin yıkılmasını istediklerini söyler. Bunların gerçekleşmesi için de cesetlerin üzerinden atlamaları gerekse bile kendilerine bu izni vicdan rahatlığıyla verebileceklerini belirtir. Onun düşüncesine göre birinci bölümdekiler hep bugünün, ikinci bölümdekilerse yarının efendileridirler. Birinciler dünyayı korurken ikinciler dünyayı hareket ettirirler.

Raskolnikov’un bu düşüncelerine dayanarak arkadaşı Razumihin: “Vicdan sesine uyularak kan dökülmesine izin vermen…” sözüyle kendine korkunç gelen bu durumun Rodia için ne kadar olağan olduğunu özetlemiş olur.

Suç ve CezaYine kitabın bir yerinde Raskolnikov’un şöyle bir konuşması vardır: “Bir gün kendime şöyle bir soru sordum: Eğer benim yerimde Napolyon olsaydı ve mesleki tırmanışına başlamak için önünde ne Toulon ne Mısır ne Mont Blanc’dan geçiş gibi güzel ve anıtsal şeyler değil de gülünç, zavallı bir kocakarı üstelik de sandığından paraları çalmak için öldürülmesi gereken bir tefeci kocakarı bulunsaydı ve başkaca da hiç çıkış yolu bulunmasaydı, acaba ne yapardı? …günah olan bir şey yaptığı için acı duyar mıydı? Napolyon’un bu işten acı duymak şöyle dursun, bu işin anıtsal bir iş olup olmadığı gibi bir konunun aklının köşesinden bile geçmeyeceğini, hatta bu işin insana acı verebileceğinin farkında bile olmayacağını anladım ve böyle düşündüğüm için müthiş utanç duydum. Önünde başka bir yol yoksa, hiç duraksamadan kadının işini bitiriverirdi Napolyon! Ben de bunun üzerine düşünmekten vazgeçip bu otoritenin örneğine uygun olarak…cinayeti işledim…”

Bu sözler üzerine Hegel’e gidelim. Dostoyevski, Sibirya’daki sürgünü sırasında Hegel’in “Olağanüstü İnsan” fikriyle tanışır. Hegel, insanları ikiye ayırır. Ahlaka dayalı sıradan insanlar ve yaptıklarıyla çığır açan kanunların da üstünde “kahramanlar”. Gördüğümüz üzere Raskolnikov’un düşünceleri de Hegel’in fikirleriyle bire bir örtüşüyor. Yine Tarihin Felsefesi kitabında Hegel, bir davranışın doğruluğunun ya da yanlışlığının, o kişinin vicdanına bağlı olduğunu söyler. Yani bir suçun işlenmesindeki asıl niyetin onu belirlediğini görürüz. Bunun sonucunda ise suçlunun vicdan azabı hissedip hissetmemesi, pişman olması önemli bir etkendir. Kitapta da Raskolnikov işlediğinin bir suç olmadığını düşünür ve vicdan azabı hissetmeyeceğini, üzerinden atlayıp geçebileceğini zannetmiştir. Fakat yanılmış hatta bu yanılmayı fark etmesinden dolayı da buhranlar geçirmiştir. Bunu : “Ben yalnızca cesaret göstermek istedim Sonya, hepsi bu…” sözlerinde de görebildiğimiz gibi bu cesareti göstermiş kendisini bir dahi olarak görmüş ama sonunda bunun gerçek olmadığını anlayınca da hayal kırıklığına uğramış, acı çekmiştir. Hiç değilse pişmanlık duyabilseymiş, onu yakıp kavuracak acı çektirecek bir pişmanlık duyabilseymiş o zaman çok mutlu olabilirmiş. Cezasını çekerken dahi…

Hâlbuki Raskolnikov’un kendisini suçlu bulduğu tek nokta; sonuna kadar dayanamayıp teslim olmasıdır. Ölüme de cesaret edemeyip teslim olmayı seçmesine üzülmüştür.
Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanındaki suç ve suçlu psikolojisini en kısa bu şekilde anlatabiliyoruz. Yine romandan hareketle Dostoyevski’yi tanımış, düşüncelerini anlamaya çalışmış oluyoruz. Bir yazar, eserlerinin bütünüymüş görüyoruz.

Son olarak Suç ve Ceza’nın bize önerdiği kitapları çıkararak sizlerle paylaşmak istedim.
– Jean Jacques Rousseau-İtiraflar
– Çernişevski-Nasıl Yapmalı?(Ne Yapmalı?)
– Krestovski-Petersburg Viraneleri
– David Livingstone-Livingstone’s Africa
– Hegel-Tarih Felsefesi

Suç ve Ceza
Dostoyevski
Türkçesi: Mazlum Beyhan
702 sayfa, 2006