Hayat Geç Kalanları Asla Affetmez

Hayat Geç Kalanları Asla Affetmez

Utanç duvarı örüleli yirmi yıl oldu. Yirmi yıldır duvar aynı duvar değildi ama utanç aynı utanç, acı aynı acıydı.

.

Batı Berlin’i abluka altına alan bu betondan sınır Doğu Almanya meclisinin kararıyla 1961 Ağustos’unda bir gecede örülmüştü.

.

“Ich bin ein Berliner!” (Ben bir Berlinliyim) sözüyle alınan karar  uygulandı ve kapitalist ve sosyalist düzen arasında kalan Berlin halkı sabah uyandığında şehrin ikiye bölündüğünü gördü. Doğuda ikamet edip batıda çalışanlar işsiz, her iki tarafta da akrabaları olan insanlar ise sevdiklerine hasret kalmıştı.

.

Kırk altı kilometre uzunluğundaki duvarın amacı doğudan batıya gecişi engellemekti. Çünkü Sovyet yönetimindeki sosyalist doğudan, kapitalist batıya öğretmen, doktor, iş adamları ve kalifiye eleman göçü başlamıştı. Her ne kadar Doğu Alman yetkililer “Vatandaşın kaçmasını engellemek için değil, batılı ajanların girmesini önlemek için…” deseler de ülke vatandaşlarının seyahat özgürlüğü başta olmak üzere her türlü özgürlükleri kısıtlanmıştı.

.

Duvarın doğuya bakan tarafı kaçmaya yeltenen insanların kolayca farkedilmesi için beyaza boyanmıştı bile. En ufak bir kıpırtı belli oluyordu. Doğu Almanya yönetimi duvarı aşmak isteyenler için son derece acımasızdı. Kadın ve çocuklar dahil kaçanlar için öldürme emri verilmişti.

.

Duvar öylesine bir duvar değildi, bir kaç katmandan oluşmuştu, çelik kapanlar, mayınlar, elektrikli teller, dikenli çimler, tuzaklar, gözetleme kuleleri, askerler ve köpeklerle korunuyordu.

.

Bütün bu kontrol ve gözetlemelere rağmen şans eseri duvarı aşmayı başaran insanlar buna sevinemeden “ölüm tarlası” diye tabir edilen arazide Doğu Berlin sınır muhafızlarının kurşunlarına hedef oluyorlardı.

.

Duvarın doğu tarafı her ne kadar ölümü hatırlatsa da batı tarafı onun aksine grafiti ve renkli çizimlerle adeta yaşamı simgeliyordu.

Sylvia şiirlerini yazdığı bu duvarın önünde diz çökmüş, her sabah olduğu gibi dua ediyordu.

.

Gözünde canlanan geçmişe yolculuk edip, mutlu günlerini yad edip , kocasının hatırasını anmak ve acısını yaşamak için oradaydı.

.

Onu son gördüğü yerde…

Kocası Ted de Sylvia gibi şairdi. Yeni bir kitap üzerinde çalışıyordu. İşleri nedeniyle Doğu Almanya’da bir kaç gün kalmak durumunda olsa da ilk fırsatta karısına ve çocuklarına koşuyordu. Güzel ve mutlu bir birliktelikleri vardı. Iki tane de çocukları.

.

Duvarın örüldüğü gece Ted doğuda, Sylvia ve çocuklar ise batıdaydı. Bir anda hayatına set çekildiğini gören Ted deliye döndü. Sınıra koştu hemen. Bir an önce o duvarı aşmalıydı.

.

Yeni örülmüş olan duvar henüz çok yüksek değildi. Ted ve Sylvia’ nın omuz hizasındaydı. Duvarın üstünden birbirlerini görebiliyorlardı. Ted duvara tırmanmaya çalıştığı esnada sınır muhafızları havaya ateş etti. Uyarı ateşiydi bu. Bir an önce bu eyleminden vazgeçmesini emrediyordu. Vazgeçmediği takdirde ne olacağı aşikârdı.

Sylvia çığlık attı. Durması için yalvardı Ted’e. Elini tuttu Ted’in.

Gözyaşları içinde:

.

“Bir yolu olmalı mutlaka” dedi.

“Ama böyle değil Ted”

“Nolur şimdilik orda kal.”

.

Ted hayatının tam ortasından geçen bu duvarı kabullenemiyordu. Sanki o tuğlalar şehre değil de yüreğine döşenmiş gibiydi. Ikiye bölünense Berlin değil de kalbiydi. Hayallerine beton dökülmüştü adeta.

Sylvia ve çocukları duvarın öte tarafında bırakamazdı. Yanlarında olmalıydı. Aklına koymuştu. Ne pahasına olursa olsun o duvarı aşacaktı.

.

O sırada gökyüzünden bir melek süzülüp duvarın üstüne kondu. İsmi Daniel’di. Daniel, Alman halkının yaşadıklarını gökyüzünden izliyordu. Duvarın örüldüğünü gören Daniel yere inip duvarın üstünde yürümeye başladı. Her iki tarafta birbirine kavuşmak için gözyaşı döken insanların hali içler acısıydı.

.

Sadece iyi kalpli çocuklara görünen Daniel, annelerinin kucağında duvarın üstünden babalarına elini uzatan çocuklara bakıp  gülümsüyordu.

.

Onun kanatlarını gören çocuklar da Daniel’e gülücükler saçıyordu.

.

Siyah beyaz bir melek olan Daniel, renkli olan insanoğlunun hayatının bir gecede karardığını, o canlılık, o renklilikten artık eser kalmadığını görüyordu. Yeni bir güne uyanırken hayatları değişen, yaşamları alt üst olan ve kaçmaya çalışan insanların çabalarına tanık oluyordu.

.

Tünel kazarak, arabalarının bagajlarında saklanarak  ya da kanalizasyon borularından geçerek kaçmaya çalışanları sessiz sedasız izliyordu. Elinden bir şey gelmiyordu.

.

O sırada Daniel biri 8 diğeri 12 yaşlarında iki çocuğun duvarı aşmaya çalıştığını gördü. Çocukların duvarı aştığını, çocuklar Spee Nehri’ne düştükten sonra farkeden muhafızlar, uzun süre nehirde can çekişen çocukları kurtarmak için kılını bile kıpırdatmadı. Çocukların cansız bedenleri suyun üstüne çıkıncaya kadar onların çırpınışlarını seyretti, sanki bir filmin en acıklı sahnesini izliyormuşcasina fakat en ufak acı duymadan üstelik zevkle izledi.

.

Ne çok acı vardı yeryüzünde. Daniel bir an için melek olduğuna sevindi. Hiçbir şey hissetmiyor, acı çekmiyordu. Gökyüzü herkes için  bir bütünken yeryüzü neden bölünmüştü? Neden kutuplaşmalar vardı? İnsanlar yeryüzünde yaşam süreleri kısıtlıyken, bu süreyi neden insanca yaşamaya değil de kavgaya harcıyordu?

Bu soğuk savaş da neyin nesiydi?

Yeryüzünün kargaşasından uzaklaşmak için Daniel gökyüzüne çekildi.

.

Derken yanından bir uçak geçti. Üstünde “Come back soon” (Az sonra geleceğim.) yazan tek motorlu bir uçak. Thomas Krüger adlı biri bu çalıntı uçakla dalga geçercesine doğudan batıya kaçmayı başarmıştı.

.

Daniel azmin zaferine hayran kaldı.

Hayatları alt üst olan ve bir çıkış yolu arayan tüm Almanlar gibi Ted de her gün kaçma planları yapıyordu. Yasal olarak başvurmadığı yer kalmamıştı çünkü ama hiçbir sonuç alamamıştı.

.

Duvarın örülmesinin üzerinden yaklaşık bir ay geçmişti. Ted, Sylvia ve çocukları görmek için yine sınıra gelmişti. İçini kemiren bu acıya dayanamadığı her halinden belliydi. Gözlerinin altı morarmış, saçlarındaki aklar çoğalmıştı. Yüzünün o kanlı canlı, o kıpkırmızı halinden eser kalmamıştı. Üstü başı perişan halde, gözlerinin beyazı sararmış, omuzları çökmüş, acısı artık kalbini aşıp resmen dışarıya taşmıştı.

.

Sylvia da bu duruma dayanamaz olmuş bir kaç kez intihar girişiminde bulunmuş fakat her seferinde başarısız olmuştu.

.

Duvar henüz metrelerce yüksekliğe ulaşmadan ve birbirlerini hâlâ görebiliyorlarken Ted ve Sylvia el ele tutuştu. Gözlerini birbirlerinden ayırmadan eski günlerdeki gibi birbirlerine şiirlerini okudular. Aşkın sınırları aşan, duvarlardan taşan bir gücü vardı. Ikisi de bunun farkındaydı. Aşk sözcükleri duvarda yankılandı, her bir hecesi uçup, gökyüzüne karıştı.

.

Bu sözcüklerden payını alan Daniel, duyduğu bu armoni karşısında büyülendi. Yeryüzüne inip Sylvia ve Ted’in ortasındaki duvara oturdu,onları dinledi.

.

“Gümüşüm ve aynen,

Yok önyargılarım,

Ne görürsem ben,

Yutarım aniden,

Tam olduğu gibi,

Sevgiyle ve nefretle puslanmamış,

Zalim değilim ben,

Doğru sözlü, yalnız,

Küçük Tanrı’nın gözü,

Dört köşeli,

Çoğu zaman zıt duvarda düşünceye dalarım,

O pembedir çillerle,

Ona o kadar uzun süre baktım,

Sanırım bir parçasıdır kalbimin,

Fakat o titreşir,

Yüzler ve karanlık ayırır bizi,

Yeniden ve yeniden…”

.

Daniel Sylvia’nın okuduğu ‘Ayna’ adlı kendi şiirini duyunca ona hayran kaldı. Sylvia içinde bulunduğu duruma ayna tutuyordu. Yaşananları tüm çıplaklığı ile yansıtıyordu.

.

Duvara asılmış bir ayna…

Bir yanı parlak, diğer yanı sırlı…

Bir tarafı yaşamın sadece bir yüzünü gösteren, diğer tarafı sırlarla kaplı…

Bir yüzü pürüzsüz, diğer yüzü pütürlü…

Aynanın önünde Slyvia, arkasında sevdiği…

.

Slyvia’nın Ted’e olan aşkını gören Daniel, bir an için insan olmayı diledi. İnsanlar gibi hissedebilmeyi istedi.

Aşk nasıl bir duyguydu ki? O da Slyvia’yı Ted gibi sevebilir miydi? Ya da Slyvia onu Ted’i sevdiği gibi sever miydi?

Peki acı çekmek nasıl bir şeydi?

Canının yanması, kalbinin kırılması, elinin kanaması vb. insana ait olan özellikler belki de yaşamı anlamlı kılan şeylerdi.

Seni bekleyen bir ‘son’ olduğunu bilerek yaşamak belki de daha eğlenceliydi.

.

Daniel Slyvia’nın gözlerine dalıp bütün bunları düşünürken,  Slyvia çocukları alıp oradan ayrılmak için Ted’le vedalaştı. Ted çocukları doyasıya öptü, sanki son kez görüyormuş gibi onların kokusunu içine çekti. Slyvia’ nın gözlerine uzun uzun bakıp, elini ise sımsıkı tuttu.

“Beni bırakma” dercesine zor bir vedaydı bu.

.

Slyvia arkasını dönüp duvardan uzaklaştığı sırada Ted sınır muhafızlarının dikkatinin başka tarafa odaklandığını düşünüp duvara tırmanmaya başladı. Ve onlara farkettirmeden duvarı aştı.

.

Daniel Ted’i izliyordu. Nasıl çılgınca bir şey yaptığını düşünüyordu. Batı tarafına kolaylıkla geçtiğini düşünen Ted’in içinde bir umut filizlendiği sırada muhafızlardan biri onu farketti ve Ted’e nişan aldı. Daniel Ted’i korumak için önüne atladı fakat kurşunlar Daniel’in içinden geçip Tede ulaştı. Silah sesini duyan Slyvia arkasını döndüğü esnada Ted’in ayağından vurulduğunu gördü. Ama Ted vazgeçmemişti. Slyvia’nın çığlıkları arasında ona koşmaya devam eden Ted, acımasız muhafızların hedefi oldu.

Iki,üç, dört…

Ted, peş peşe yediği kurşunlarla Slyvia ve çocuklarının gözleri önünde vurularak hayatını kaybetti.

Utanç duvarı örüleli yirmi yıl olmuştu.

Duvar aynı duvar değildi belki ama utanç aynı utanç, acı aynı acıydı…

.

Onun aziz hatırasını yaşatmak ve bu “utanç duvarı”nı çocuklarına anlatmak için her sabah onu son gördüğü yere geldi Slyvia.

Daniel de ona eşlik etti. Daniel çocukların oyun arkadaşıydı artık. Hiçbir şeyin farkında olmayan çocuklar Daniel’in yakalamak için  peşinden koşuyorlardı. Slyvia onu hâlâ göremiyordu.

Daniel ise Slyvia’nın da onu görmesini çok  istiyordu, gerçek bir insan olmak için çabalıyordu. Siyah beyaz olan görüntüsünün aksine normal insanlar gibi yüzüne renk gelsin istiyordu. Onunla konuşabilmek, dertleşebilmek istiyordu.

.

Çocuklar da büyüyünce Slyvia kendini iyice bıraktı. Hayattan umudunu yıllar önce kesmişti zaten, başarısız çok sayıda intihar girişiminden sonra çocukların küçük olduğuna kanaat getirip bir süre daha yaşamaya değil belki ama, sadece nefes almaya karar vermişti şimdi ise ölümü daha çok düşünür oldu.

.

Ted’in acısını duvarın önünde yad edip, eve gitti Slyvia. Kendini bir “sırça fanus” içinde nefessiz kalmış hissediyordu. Kapıyı kilitledi. Gazı açtı, kafasını fırının içine soktu, intihar etti. Daniel engel olmaya çalıştı ancak elinden bir şey gelmiyordu. Sesini ona duyuramıyordu. Insan olabilseydi ona engel olabilirdi belki. Çırpınıyordu onu kurtarmak için, yapamıyordu. Slyvia gözlerinin önünde ölüyordu. O anda göz yaşlarını hissetti Daniel. Gözyaşlarına dokundu. Ellerindeki ıslaklığı hissetti. Sonunda insan olmuştu. Dileği gerçekleşmişti ama artık her şey için çok geçti. Slyvia kollarında ölmüştü.

Acı çekiyordu Daniel. Tıpkı insanlar gibi acı çekiyordu. Bunun nasıl korkunç bir duygu  olduğunu görmüştü sonunda. Bu acıya nasıl dayanılır bilmiyordu.

Tek bildiği insan olmanın zorluğuydu.

.

Slyvia’nın ölümünden altı ay sonra utanç duvarı yıkıldı.

Gorbaçov’un reformları ile soğuk savaş dönemi sona erdi.

Duvarın iki tarafındaki insanlar sevdiklerine kavuştu ama bazıları bunu göremedi ve yıllarca bunun azabıyla yaşadı. Her şey için çok geç kalınmıştı.

.

Tıpkı Ted’e kavuşmayı bekleyen Sylvia, Slyvia’ya kavuşmayı bekleyen Daniel gibi…

Gorbaçov’un sözü ise her şeyi özetliyordu.

. “Hayat geç kalanları asla affetmez.”

» Dicle Solak

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gerçeğin İki Yüzü

 İki aslan başlı demir anahtarlığa bakarken, kapının önünde tekrar durakladı Âti. Babası yaşarken bu odanın …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir