Edebiyat, toplumsal yaşamda bireylerin yaşamını, yazarın gözlemleyerek içinde yaşadığı toplumun dönem zihninin arşivlenmesidir.

Bireyde, yazarlar gibi günlük hayat karşılaşmalarında da kendi zihninin arşivlediği öyküsünü kendi kendine ya da başkasına anlatma yetisine sahip bir canlıdır. Hayatın süreçleri içinde anlatan veya anlatılan yer değiştirebilir. Bazen özne-kendimiz bazen de bizi yansıtan nesneler arasında gerçekleşebilir.

Toplumsal yaşam içinde her birey görünmek (görünen olmak) isteği kadar da görme arzusu içinde olması doğaldır.

1900’lerin başından günümüze tüm teknolojik değişimlerle birlikte, dijital ortamlarda bireyler, görme özgürlüğünün sunumuyla, görsel ve yazınsal bir algılama şölen merasimi içinde yaşamak zorunda kalmaktadır. Birey, görme ve yazma özgürlüğünün sunduğu neredeyse sonsuzluk duygusunda oluşan bir akışkanlıktaki koşutluk içinde, kendiliğini de fark etmeye yönelir. Her birey kendine özgü yaratılışta var olmayı hak ederek dünyaya gelir ve her bireyin günlük hayatta kendine ait farklı hayal arşivleri de olabilir.

Hayal arşivlerini oluşturan teknolojinin sunduğu bir rahatlıkta, her türlü özgünlük ve bireyselliğin ortadan kalkmasına neden olan teknolojik gelişimler yadsınamaz.

Günümüzde birey, neredeyse artık teknolojiyle kendi dünyasındaki homojenlik (görünmezlik ya da fark edilmez) bir türdeş ikame yoluyla ağ bağları kurma ortamlarına kazandırıldı.

Görmek; ne kadar gözetlemek, gözlemlemek çıkarsaması anlamına gelse de bir diğer açıdan da gözetlenmeyi arzu etmeye dönüştürdüğünü yok sayamayız.

Teknolojinin gelişimiyle birlikte sessiz sinema döneminden günümüze devrimsel nitelik olarak tanımlanan dijital ortamlarda sık sık edebiyat metinleriyle karşılaşıyoruz. Kısa ya da parça parça okuduğumuz edebiyat metinleri ve edebiyata can vermiş kimlikler, sinema ve TV dönemi sonrasında dijital ortamlarda da hayalet gibi dolaşmaktalar. Sürekli olarak edebi metinlerin görünmesi ya da paylaşılması edebiyata verilen önemden midir veya günümüzün sorunsalı gözetlenmenin ve gözetlemenin arzusu içinde dijital ortamlarda başkalarına, deyim yerindeyse hayalet bir gönderi niteliğinde midir?

T. W. Adorno “Edebiyat Yazıları” yapıtında, dünyanın açık hava hapishanesine dönüştüğünden söz eder. Ona göre, “…her şey o kadar bir ve aynı olmuştur ki neyin neye bağımlı olduğunu bilmenin artık bir önemi yoktur.” der.

Teknolojinin sunumu bizlere hayali görsel bir algılama şöleninin sunduğu özgürlük kuşatması altında yazınsal sanat gözden düşme eğilimi içine sürüklenmektedir. Oysaki edebiyat metinleri kendi öznesi (kahramanını) taşıyan bedenini gerek bilgi gerekse eylem olgunluğu açısından örtülü bir yetersizliği verir. Okuyucu okuduğu metinleri kendi başına şekillendirmek (imgelemek) için bir düş-ün yükü altına girer.

Teknolojiyle birlikte yazınsal tür olan roman, öykü, deneme, dijital teknoloji karşısında zayıflama eğilimi içine girmiştir. Milan Kundera “Roman Sanatı” adlı eserinde, edebiyatın ve bir yazın türü olan romanın, teknoloji ve kitle iletişim araçları arasındaki negatif ilişkiyi şöyle açıklar: Roman (her kültür gibi) gitgide kitle iletişim araçlarının eline geçiyor; dünya tarihinin birleştirilmesini isteyen kitle iletişim araçları indirgeme sürecini yoğunlaştırıyor ve yönlendiriyorlar,” der.

Yazınsalda artık neredeyse yazılan her şeyin birbirine benzeşmeye yönlendiği dijital ortamlarda hayalet edebiyat ne kadar daha gelişebilir?