Gerçeğin İki Yüzü

 İki aslan başlı demir anahtarlığa bakarken, kapının önünde tekrar durakladı Âti. Babası yaşarken bu odanın önünden dahi geçmesi yasaktı, oysa şimdi evin bu en mahrem yerinde, kalbinin ortasında öylece kalakalmıştı. Alnındaki yara izine elini götürdü, nefesini tuttu ve anahtarı kapının deliğine sokup kapıyı hafifçe araladı.

“işte odana giriyorum. Gelip tekrar şamdanı kafama yedir bakalım.” diyerek Pandora’nın kutusunu araladı.

Burası yıllar yılı hayalinde beslediği odadan apayrı bir odaydı. Çalışma odası dediği odanın sağ duvarında beşli bir raf ve rafın üzerinde iki sıra dahi olmayan kitaplar bir de sallanan koltuk.

“ Yaşlı bunak. Otuz yıldır bu saçma kitapları ve bu koltuğu saklıyor olamazsın.”

Yerde yürüdükçe çıkan gıcırtıların, babasına haber uçurduğu hissine kapılarak içinde suçluluk duygusunu her adımda biraz daha büyüttü. Pencereler siyah kalın perdelerle kapanmıştı. Kapının hemen sol tarafında kalan duvarın büyük bölümü gri çerçeveli ayna ile kaplıydı. Perdeyi aralamak için cama yöneldiğinde sol tarafında bir gariplik sezdi. Ayna, ‘’Âti’nin görüntüsünü yansıtmıyordu. Bu anormalliğin verdiği tepki ile geri sıçradı. Daha sonra aynaya daha çok yaklaştı. Burası , onun için Minotaur’un labirenti gibi çözülmesi gereken bir yerdi. Babasını çok sevmek istemesine rağmen ona her zaman mesafeli olmuş, soğuk mizacı ile de kendinden her zaman uzak tutmaya çalışmıştı. Aynaya biraz daha yaklaştı. Bir şeyler bulmak uğruna aynanın her yerine dokundu. Belki filmlerdeki gibi arkaya doğru açılan bir kapıdır diyerek ittirdi, çerçevelerin arasını dahi ihmal etmedi ama ayna sadık bir hizmetkâr gibi ser verip sır vermiyordu.

“Bunca zaman evin bu odasını kıskanç bir rahip gibi saklaman bunun için olamaz. Küçücük bir çocukken bu oda uğruna kafamda kırdığın şamdan bu saçmalık için olamaz. Ne saklıyordun?” diyerek aynanın yanında asılı duran bastonu alıp sinirle aynaya vurmaya başladı. Aynanın parçaları yere düşerken içinden mühürlü bir dosya göründü.

Dosyayı eline alıp içindeki suçluluk hissini bastırmak için perdeyi araladı. Oda, kentin en büyük mezarlığına bakıyordu. Babasının gerçekten öldüğüne emin olmak adına mezarlığa şöyle bir göz gezdirdi. Göremiyordu elbet ama hiç olmasa orada olduğunu bilmek cesaretini daha da artırdı. Mührü açıp koltuğa oturdu ve dosyayı araladı.

“ İnsan Tanrılar

Dünya artık iki gücü taşıyamayacak kadar küçük bir yer. Tanrıların, insanları düzene karşı ayartması artık su götürmez bir gerçek. Toplum, ipi kopuk, sonu belli olmayan düşünce ve hayallerin egemen olduğu bireyler tarafından değil, inancın, yaşam şeklinin, ideolojinin, toplumsal kuralların, hatta ve hatta giyim şeklinin dahi belirlendiği tek bir el tarafından yönetilirse ancak refaha kavuşur. Bizler, toplumun tüm iplerini elimizde tutmak, farklı olanı ayırıp ölüler diyarına göndermek ve kalanını da çocukluktan itibaren kontrol altına almakla sorumluyuz. Bu konuda bir eksiğimiz yok. Çocukluktan itibaren onlara ne yapmaları gerektiği, ne okumaları gerektiği ve nasıl düşünmeleri gerektiği aralarına saldığımız elçiler tarafından yönlendiriliyor. Fakat asıl sorun akılları ermeye başlayınca asi davranıp bizim istediğimiz gibi davranmamalarında. Ben, burada aramıza karışan ve insan kılığında gezen Tanrıların varlığından şüphe duyuyorum. Bunların bir an önce tespitinin yapılıp tıpkı bir zamanlar dünyanın doğusuna hakim olduğumuz gibi tekrar hakimiyet kurmamızı diliyorum. Tek bir Tanrı kalmayıncaya kadar.

Bunun için yapılacak en önemli adım…”

Âti, nefes almadan dosyayı okurken birden açılan kapı ile irkildi.

“Burada ne işin var.”

Gelen, babasının en yakın arkadaşı Pallas’tı.

“Bu soruyu ben sana soruyorum burada ne işin var?” diyerek elindeki dosyayı hemen kapattı Âti. Fakat Pallas, aynaya bakmış ve dosyanın alındığını hemen görmüştü, yine de okumadığını umarak,

“Babanın vasiyeti üzerine odadaki böcekler bile bana ait Âti. O dosya babanın üst düzey araştırma konusu. Şimdi onu bana ver.” Diyerek elindeki vasiyet kağıdını önüne attı. Bu davranış Âti’nin çileden çıkması için yeterdi.

“Oo! Sakin ol bakalım hırçın adam! Biraz genel kültürden zarar gelmez”  deyip cebinden çakmağı çıkardı ve dosyaya doğru tuttu.

“ Sen ve babam olacak o herif neler karıştırıyordunuz. Burada bahsedilenler ne demek. Hepsini anlat yoksa gözümü kırpmadan yakarım.” Âti okuduklarını daha sindiremeden gelen bu baskı ile iyice gerilmiş, şimdi bilinmezliğin en kutsal yerini ele geçirmişken tekrar onu vermek istemiyor işin iç yüzünü öğrenmek için tüm hamlelerini denemek istiyordu. Ama bilmediği bir şey vardı.

“ Sen ve ben… güçlerimiz bir değil evlat! Yazık olacak sana” deyip yere eğildi ve bir anda yerden gri bir duman çıktı. Odayı bir anda sis kapladı. Âti beklemediği bu durum karşısında paniğe kapılıp cama doğru yaklaştı ve öksürmeye başladı. Yoğun duman iyice ciğerine dolmuş yere kapaklanmıştı. Gözlerini açtığında odanın tavanına kadar değen başı, dört eli ve kırmızı dikenli vücudu ile karşısında iri bir yaratıkla karşı karşıya geldi. Nutku tutuldu. Eline baktığında dosya çoktan karşı tarafa gitmişti. Kuyruğundan çıkan dikenlerin bir tanesi bile Âti’yi un ufak etmeye yeterdi.

“Sırrımızı öğrenen yaşayamaz.” Diyerek kuyruğunu Âti’ye doğru salladı. Âti, refleksle kendini geriye attı, Pallas,ikinci bir hamleyle kuyruğunu tekrar salladığında Âti, kendisini bir şeyin üzerinde uçarken buldu. Hızla gökyüzüne doğru uçuyordu. Onun hemen ardından Pallas da havalanmış, onu takip etmeye koyulmuştu. Âti, neyin üzerinde olduğunu dahi anlayamadan bindiği şey onu bir anda yüksekten bırakmış peşinden gelen yaratığa karşı kurşuni saçlarını savurarak onu dondurmuş sonra da bembeyaz iki eli arasına  alıp ufalayarak tuz buz yapmıştı. Âti, düşerken gözünü kadından alamamış, kadınlığın vermiş olduğu kıvraklık ve cazibeyle yaratığın üzerine atılmış ve onu etkisiz hale getirmişti. Tam yere düşecekken kadın onu tekrar kucağına alıp yavaşça yere bıraktı.

“A..a…Anne!”

“her şeyi anlatacağım sana.” Diyerek başını okşadı Hera.

“Neyi anlatmayı düşünüyorsun! Bunca yıldır babamın baskısı altında yaşarken bu kahramanlıklarının hiç birini göstermedin. Beni dövdüğü günlerde Pallas’a atıldığın gibi atılmadın. Ufacık bir karşı çıkma bile göstermedin. Tam babam öldü ve sırtımdaki kambur kalktı derken her şey daha kötüye gidiyor.”

“dinle beni. Babanın odasında bulduğun o dosya nerede?”

“kimsin sen?” diyerek gözlerini süzerek baktı Âti, tanıdığını sandığı ama aslında kim olduğunu dahi bilmediği bu kadına bakarak.

“ Neler hissettiğini anlayabiliyorum. Çok çok uzun zaman önce sen, bu insanlar ve bu günlük güneşlik zaman dilimi olmadan önce. Dünyanın doğusuna Titanlar hakimdi. Tanrılar onlarla yapılan savaşı kaybetmişlerdi ama savaşı kazanmalarına rağmen asla boş durmadılar. Yeryüzünün tamamına hakim olup Tanrıların hepsini yok etmek istiyorlardı. Sonra yeryüzüne sizler çıktınız. Titanlar, tanrılar katından aldıkları her üstün gücü size taşıyıp kendi saflarına çekmeye çalıştı. Bunun en son raddesi ateşin çalınması olmuştu. Tanrılar katından ateş çalınınca çok büyük bir savaş başladı. Ve bu savaşın içinde bu sefer insanlar da vardı. Çünkü çaldıkları ateş, dünyanın tüm bilgilerini içeriyordu. Yetmiş yıl boyunca savaşlar sürdü ve sonunda ne Tanrılar kazandı ne Titanlar. Ağır kayıplar verildi. Dünya insanlara bırakılarak Titanların ve Tanrıların uzak geçmiş ve Uzak gelecek arasında bir yerlerde, gökyüzünün doğusu ile batısında ve yerin altında yaşamalarına hükmedilmişti. Fakat bu kararı bozan Titanlar oldu. İnsanların yönetimini, akıllarını, sosyal yaşantılarını ele geçirip onları kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya çalıştılar. Amaçları  ise tekrar dünyanın doğusuna yerleşip egemen olmak. İşte şuan gördüğün dünya üzerindeki her savaşın, her açlığın, her zalimliğin , her dayatmanın ve her dinin sorumlusu Titanlardır. İnsanların düşüncelerini ve korkularını kontrol etmek… Kimin bu amaç için çalıştığını ise bilemezsin. İnsan olarak görünüyorlar. Ve hepsi kurulan sistem için çalışıyor, sisteme adam kazandırmaya çalışıyorlar. Etrafına bir bak. Herkes aynı. İşte bu sistemin işlediğini gösterir çünkü amaçları bu. Eğer herkesi aynı yaparlarsa, ne yiyeceklerinden tut ne giyeceklerine ve hatta ne düşüneceklerine dahi kendileri karar verirlerse…İşte, böyle insanları ellerinde tutmak çok kolay. Çünkü neye ne tepki vereceklerini, neyi istediklerini ve istemediklerini… hepsini biliyor olacaklar. İstedikleri insanları öldürmek değil onların tüm zamanlarını alıp şuan ölmek üzere olan Kronos’a tekrar zaman vermek. İşte o zaman gelince Kronos ihtiyacı olan zamana kavuşacak, insanlar onun hizmetkarı olacak. Biz ise, yani Tanrılar özgür insanlar istiyoruz.”

 Âti uzun ve sesli kahkaha atıtıktan sonra;

Hadi anne! Tanrıların özgürleştirdiklerini ilk defa duyuyorum. Sen de diğer Tanrı arkadaşların da Titanlardan farksızsınız. Neden bizi rahat bırakmayı denemiyorsunuz? İnsanların sizden daha iyi olacağından korkuyorsunuz. Yoksa ateşin çalınmasına neden öfkelendiniz bu kadar! İyi ve kötü terazisinin tam ortasına koyduğunuz insanların gün gelecek sizi tahtınızdan edeceğinden korkuyorsunuz. Titanlar kazanırsa bu dünyada size yer olmayacak ama insanlar galip çıkarsa bu meydandan, kendilerini tekrar var edecekler; Tanrısız. Her iki senaryoda da olamayışınız sizi ürküyor. Babamı da sen öldürdün değil mi?

“Baban bir titandı.” Diyerek elini Âti’nin saçlarına koydu.

“Hepinizden iğreniyorum. Sakın arkamdan gelme.” Diyerek Âti, batmakta olan gün batımına doğru koşmaya başladı. Koştukça rüzgar ciğerlerine daha çok doluyordu, koştukça zihnine üşüşen düşünceler içeride fırtınalar koparıyordu. Karşısında yığın yığın duran insan seline baktı. Hangisi Titandı hangisi Tanrı idi. İyi ve kötünün bu derece sarmaş dolaş gezindiği  yerde net olarak iyi ve kötüyü ayırt edebilir miydi? Veya iyi kime göreydi kötü kime göreydi. Belki de Tanrılar en başından beri kötüydü Titanlar iyiydi. Mutlak sıfatları onlara bunu veren neydi ki? Üstelik ikisi de ayan beyaz görünür olmaya uzak dururlarken.

Hiç durmadan koştuğu yol onu, en yakın arkadaşı Abas’a getirmişti. Evrenin görünmeyeni ile haşır neşir olan, enerjilerle ilgilenen hipnoterapist arkadaşına belki de yaşadığı tüm bu olumsuz deneyimleri anlatabilirdi. Ama anlatmasa dahi onun anladığını bilirdi. Kapıyı açtığında onu yüzü kıpkırmızı bir şekilde buldu. Korktuğu her halinden belliydi.

“Neyin var böyle Abas!”

“Az önce yaşadıklarını gördüm. Dünyayı gördüm;üç sarmal gücün ateşi ile tutuşmak üzere.” Diyerek odasındaki enerji taşlarını gösterdi. Hepsi de ışıldayabileceği en yüksek ışıda parlıyordu.

“Etki alanına girmemiş sadece bir yer var Âti. Yeraltı. Burası hala parlamıyor.” Diyerek dünyayı temsil eden enerji taşının en altını gösterdi. Gerçekten de dediği gibi hiçbir parlama belirtisi yoktu burada.

“Bu ne demek oluyor peki?”

“Bilemiyorum ama tek bildiğim şey burası ile irtibata geçmen gerektiği.”

“Bunu yapabilir misin?”

“Neyin var senin? Benim işim bu!” diyerek onu terapi odasına aldı.

Âti, şimdi geçmişi, en önemlisi de babası ile yüzleşecekti. Sandalyeye oturduktan sonra bir an duraksadı. Pencereye baktı ve annesinin onu seyrettiğini gördü. Aldırmadan “Haydi.” Diyerek fısıldadı arkadaşına ve gözlerini kapattı.

Biraz süre geçtikten sonra onu yeraltı dünyasında Aeneis karşıladı. İri vücudu karanlığı delip geçmiş başında taşıdığı miğferle buranın hakimiyetini eline almış görünüyordu. İkisi de tek kelime etmeden üç başlı köpekli kapı ve ejder yuvasından başarıyla geçtikten sonra babasının yanına vardı. Üzerinde Hades Krallığı yazan bir sandalyenin üzerinde çamur akan suya doğru bakıyordu. Tek bir güneş sızıntısı olmamasına rağmen nasıl bu kadar net gördüğüne şaşırdı.

“Demek sonunda odama girdin.” Diyerek sandalyeden doğrulup Âti’nin yanına doğru geldi fakat bir engel onları birbirine yaklaştırmadı. Babasının gözlerinden yaşlar süzüldüğünü gördü. Onu ilk defa böyle görüyordu. Gördüğü manzaradan dolayı içi burkuldu. Her ne kadar Titan da olsa, onu hiçbir zaman sevmemiş de olsa bu şekilde görmek yüreğini burkmuştu.

“Bakıyorum da elinde yüzüme geçirecek bir şamdan dahi alamamışsın.” Diyerek alaycı bir gülümse attı Âti.

“  Fazla zamanımız yok evlat. Dünya’da her şey iç içe geçmiştir. En küçük çemberi çevreleyen bir büyük çember ve onu çevreleyen daha büyük bir çember, sonra onu da çevreleyen daha büyük bir çember gibidir. Eğer sen en küçük çemberi aşağılıkla suçlarsan en büyüğe de onu demiş olursun. Çünkü hepsi birbirini kaplıyor veya içeriyor. Aynı insan gibi değil mi? İçinde tek bir aşağılık huyu vardır ama onu kaplayan daha büyük iyi huyları vardır. Ama biz ne yaparız dokuz güzel huyu görmeyip tek kötüye kurban ederiz onu. İşte bunun için odama hiçbir zaman girmeni istemedim. Kötünün içinde bir kötü onun da içinde bir kötü olsa da en küçük çember iyi çıkabilir ama senin aklın kötü çemberlere odaklı kalır. Nitekim düşündüğüm gibi de oldu.”

“Dünyaya hakim olmak adına tüm insanlar ve tüm Tanrıları öldürmek istemenin altında yatan küçük iyi neydi o zaman söyler misin?!” diyerek haykırdı Âti.

“Öncelikle şunu bilmeni isterim ki ben Titan değilim oğlum. Ben bir Tanrıyım. Bu dünyaya gelirken insan kılığında gelip Titanların içine sızdım. Ne yapmak istediklerini gördüm onlar gibi davranıp projeler ürettim. Hatta onlardan biriyle evlendim.”

“evlendin mi?”

“Evet. Annen de bir Titandı.”

Âti kahkahalı bir şekilde,

“ O, Tanrıça Hera beni Pallas’tan kurtardı. Yine yalan konuşuyorsun.”

“haha! Demek sana böyle söyledi. O, bir Titandı ve Pallas’la ilişkisi vardı. Öldürdüğüne göre Pallas’ı biriyle yakalamış olmalı. Haha! Her neyse, aynanın içinde bulduğun o rapor Titanların seçici kurul heyetine göndermem için yazılmış bir rapordu. Fakat benim, aralarına sızdığım bir Tanrı olduğumu öğrendiler. Ve hemen öldürdüler.”

“Anlayamıyorum. Bu olan olaylar, her şey bana çok yabancı ve ağır. Sadece üç saat içinde beni doğup büyüdüğüm gezegene yabancı yaptınız. Sizi hiçbir zaman affetmeyeceğim. Umarım en yakın zamanda İnsanlar kurduğunuz bu eşitsiz sarkacı bozar. Kurduğunuz tüm bu yalanın ortasına şükür ki ölüm artık daha tanıdık.”

Diyerek Aeneis’in yanına gidip gitmelerini söyledi. Babası ise ona arkasında hala sesleniyordu;

“ölüm yok evlat. Bizler dünyaya gökyüzünde öldük de düştük. Dünyada ölenler ise yeraltına düşüyor. Hep bir ölme ve gömülme halindeyiz. Bu yeraltında öldükten sonra nereye düşeceğimizden kimsenin haberi yok. En azından bu dediğime inan. Annen Tanrıça değil. O bir Titan ve seni öldürecek.”

Âti, hipnozdan uyandığında kan ter içinde kalmıştı. Taşa baktı artık onun da altı parlıyordu. Ve yapacak tek bir şey kalmıştı. Olacak olan harbi beklemek. Sonra gözü hipnoz olmadan önce gördüğü annesine takıldı. Aynı cama baktı ama göremedi. Arka cama baktığında onu kendisine gülerken gördü. o Titan olamaz diye düşünürken Hera, bir anda Pallas gibi yere eğilip kırmızı, iri cüsseli dikenli Titan’a dönüştü ve gözünü dahi kırpmadan ikisine orada oklarını fırlattı.

Âti, aldığı darbeyle yere düştü, nefesi ciğerinden zor çıkıyor aldığı hava ağır geliyordu. Hera, tanrıça gibi görünüp Âti’nin yanına oturdu.

“Babana selam söyle evlat.”

» Tuba Çiftçi

"Yazmasaydım delirecektim" Sabahattin Ali

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Uyum Anahtarı

Cenaze Evi

Kilidi açtıklarında o tanıdık koku karşıladı. Ağlamaktan şişmiş gözleriyle, sümüklü mendillerini tutan elleriyle ve simsiyah …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir