“Acı tazeydi, acı kederliydi, acı sonsuzdu. Varoluşun kıyısı burada başlıyordu; ölüm, çiçeklere dokunmuştu. Bu zehri koparmak için tek bir el dahi uzanamıyordu dala. Acılar toparlandı, koca yumak oluverdi. Ve hasret işte böyle başladı…”
Sophie… Hazar’ın Sumru’su…

Gürcistan uyruklu Sophie, mutsuz bir çocukluk geçirmiş. Dört kişilik ailesinden, ailem diyebileceği tek kişi kardeşi Luka. Ama talihsiz bir olay sonucu ondan da ayrılmak zorunda kalıyor. Zorla getirildiği Türkiye’de bir yolunu bulup kaçınca Hazar ile tanışıyor.

Hazar Miralı, uyuşturucu karteline karışıp ortadan kaybolan ablasının intikamı almayı ant içmiş bir genç. Sophie ile kurdukları plan işlemeyince yedi yıl hapis yatarak tahliye olmuş.

Kitapta zaman dilimleri arasında sıçramalar var. Başkarakter her hatırladığında sizi geçmişe götürüyor. Neden bu halde olduğunu ve acılarının sebebini işte o zaman anlıyorsunuz. Zahirî Ardıllar adlı meyhanede çalışan Sophie, burada tanıştığı Avukat Agâh ile konuşmaları da duygu yüklü. İkisi de sevdiğini kaybetmenin acısı içinde kıvranırken harflerin kelimelere, kelimelerin cümlelere dönüşmesi ile içlerindeki hayat ve sevda yangınına bir damla su arıyorlar gibi.

“Geri geleceğine inanıyor musun?”

“Hafızamdan silmek istiyorum. Ona dair ve ona dair olacak her şeyi.”

“Kilidini beynine vursan dahi başarılı olamayacaksın ,” dedi başını yana düşürürken.

“Biliyorum.” Yüreğim, avuçları içerisindeydi hayalimin. “Biliyorum, çünkü…”

“Çünkü her şeyin bir yarası var.”

Kitapta çok az karakter var. Bu yüzden yazar, yaşanılan olayları en aza indirip, hissedilen duyguları daha yukarıda tutmuş. Kardeş sevgisine, bitmeyen sevdaya ve dostluğa dökmüş hissettiklerini. Olaylardan ve diyaloglardan çok duygu betimlemelerine yer vermiş. Öyle güzel anlatmış ki Sophie’nin hislerini, elinizi uzatıp tutacak kadar yakınınızda buluyorsunuz. Geçmiş, gelecek, umut hep içsel yaşanan duygularda saklı kalmış. Bir kadınının gözyaşlarını harflere gömmüş gibi.

“Ben, Sophie Beridze. Hayatı boyunca isim olarak bilinen, varlığıyla görünmeyen kadın… Birkaç harf, tek satır. Sesinde yankı bulan çığlıklarla cebelleşen küçük kız…”

Gece DüşüDuygu ve düşünceleri bu kadar yoğun tasvirlere döken okuduğum kitaplardan biri Stefan Zweing’in Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’ydu ikinci sırayı bu kitap aldı diyebilirim. Kitap kurgusundan yeteri kadar bahsettiğimi düşünüyorum ama başkarakterin duygularını anlatacak cümleleri kuramam sanırım. Yazar, hayatın bize bahşettiği bütün duyguları öyle yoğun bir şekilde yazmış ki anlatmamı tarifsiz kılıyor. Birçok cümlenin altını çizdim, birçok paragrafı işaretledim. Yazarın kitapta bir cümlesi vardı “Yüreğime yapılan en güzel zulümdün sen” diye bende bu kitap için aynısını söyleyebilirim. Duygu yoğunluğu yüksek olan ruhsal betimlemeli anlatımları seviyorsanız bu kitabı listenize ekleyin.

Altını Çizdiklerim:
“Dünya mutlulukla ıslanmak için fazla günahkârdı. Bizimse hayallerimizden başka hiçbir şeyimiz yoktu.”
“Oysa herkes yağmura sayfalar harcamıştı. Rüzgârın önemi yok muydu?”
“Beden değil, yürek ölümü. Belki de yeryüzü âleminde insanın iliğini sömürecek olan tek şey.”
“Sizi infaz eden gerçekler, geçmişin inkâr cümlelerine benzer.”
“Yirmi dokuz harfe sığdırabilecek miydik kendimizi? Hangi haykırışın virgülü, hangi yorgun düşmüş mücadelenin noktası olacaktık?”
“Bedene yara bandı çekebilirdiniz fakat hasta ruha merhem yoktu.”

Gece Düşü
Büşra Göçener
Agapi Yayınları
294 Sayfa, 2016