Beni böyle derinden etkilediği için izlemekte neden bunca geç kaldığıma epey hayıflanacağım film, Fil Adam. Hayranı olduğum Lynch’in ve tüm o dahiyâne sürrealizminin içerisinde hakkını vererek en özel köşelerimden birine yerleştiriyorum. 

Film, 19. yüzyıl İngiltere’sinden gerçek bir hikâye. John Merrick; annesi, kendine gebe iken bir filin saldırması neticesinde olduğu düşünülen komplike birtakım doğumsal deformasyonlar ile dünyaya gelir. Başlangıçta, mental olarak da gelişmemiş olduğu ve iletişim becerisinin bulunmadığı düşünülen Merrick, kendisini sahibi olarak tanıtan Bay Bytes tarafından ‘’The Elephant Man’’ ismiyle ucube sirklerde gösterime sunulmaktadır. Anthony Hopkins’in usta oyunculuğu ile canlandırdığı anatomi doktoru Frederick Treves, bir tesadüf eseri keşfeder Mr. Merrick’i.

Deformasyonlarını tanımlamak üzere onu çalıştığı Londra Hastanesi’ne getirir ve akabinde Merrick’in mental olarak ne kadar yetkin ve yetenekli olduğunun anlaşılmasıyla hayat hikayesi, Londra sosyetesine doğru düşündürücü bir yolculuğa evirilerek David Lynch’in bende her daim hayranlık uyandıran perspektifinden seyirciye sunulur. 

Ünlü aktrist Bayan Kendal’ın ziyareti, Kraliçe Victoria’nın hastaneye teşekkür mektubu ile devam eden bu yükseliş sırasında; bedenin, hassas ruhlar için ne denli bir zindan haline gelebileceğini düşündürür Lynch sık sık. İzleyici kendisini film boyunca etik sorularla dolu bir duygu fırtınasında bulur. ”Ben iyi bir adam mıyım, kötü bir adam mı?”

John Merrick’in, hastanedeki odasının penceresinden sadece çatısını görerek başladığı ve hayal gücüne dayanarak tamamladığı katedral maketi, üzerinde dikkatlice düşünülmesi gereken noktalardan. Hayal gücü ve görünenin ardında yatanı keşfetme arzusu, tartışmasız ki birçok sanat eserinin yapı taşlarından biridir. Ve bence, bir insanı apaçık görünen tüm niteliklerden sıyrılarak tanıyabilme çabası, aslında sanatın ta kendisidir. 

“The stream flows,

 The wind blows,

 The cloud fleets,

 The heart beats,

 Nothing will die.”

 Alfred Lord Tennyson