Fersude

Rutubetle yaprakları birbirine yapışmış sayfaları açarken olabildiğince dikkat ediyordu. Aralanan sayfalar kimi zaman incecik bir yırtıkla yüreğini ağzına getiriyordu. Nihayet sayfaları birbirinden ayırdığında ilk sayfanın hangisi olduğunu ayırt edip soluksuz okumaya başladı:

          

            “Oğul,

            Adalet, merhametin tükendiği yerde başlar. Oysa adalet, Tanrı’nın kulları için vardır ve âdem, yani kul merhametin bittiği yerde dirayetini yitirir. Bu yüzdendir ki gerçek adalet, yesur âdemin takdirinden kurtulunca mevcut olur.

            Adalet bir insanın takdirine bırakılamayacak kadar uhrevi, insanın kaderinden sökülemeyecek kadar dünyevidir. Aradaki denge ise Takdir-i İlahi’dir.”

Satırlar ilerledikçe, yıllarca bir öğretmen bildiği, ilim kapısının kutsal hizmetkarı sandığı, lakin bir adalet hokkabazı olduğunu öğrendiği babasının neyi adalet olarak gördüğünü idrak ediyordu. Babasının yalanlar üzerine inşa ettiği ve kendi hayatını inşaatına temel yaptığı adalet, aslında bencil, habis düşüncelerinden başka ne olabilirdi ki!

“Ey gars-ı yeminim,

            Mektupların ve sözlerin kifayete erişeceği yok, hakikat! Ne var ki ailene dair öğrendiklerinde seni hayrete düşürenlerin, senden doğacakların, hatta onlardan doğacakların selameti için olduğunu unutma. Ve şüphe etme sana duyduğumuz sevgiden, muhabbetten.

            Hakk-ı Rahman, adaleti insanın takdirinden çıkarıp hidayet dağıtır. Senin adaletin de kaderinden çıkarılıp bize, yani bana ve validene teslim edilmiştir. Sana biçtiğimiz adalet, senin hülyalı yaşamındır. Senden taraf olanların aslında külhanî halleri senin hakikatindir; sana gösterdikleri yüzleri ise gölgeledikleri hakikatlerin aksidir.

            Kafan karışık biliyorum. Ne var ki aradığın hakikat elindekiler ardında değildir. Bilesin ki öz baban dahi olmasak, bir baba şefkati ve merhameti duyduk naçiz bedeninize ve ruhunuza karşı.

            Oğul,

            Sana yaşattığımız dünya, seni içine aldığımız hayat sana verilmiş hediyelerdi naçizane. Hediyelerin mahiyetine ulaşma lütfuna eriştiğin gün okuyacaksın bu mektub-u vasiyeti. Hakikatin ve seni Hakk’tan var edenlerin kim oldukları elindeki parşömenlerde yazılıdır.

            Gözlerinden öperim…”

Parşömenleri ıslatan gözyaşlarına hâkim olmuyordu artık. Yanaklarını ıslatıp çenesinden düşen ılık damlaların karıştığı hıçkırıkları sokağı dolduruyordu şimdi.

Fersude bir konağa saklanmış bir yığın fersude parşömenin altında kalmıştı fersude bedeni şimdi. Hakikati ve hülyası bir girdap gibi birbirine karışmıştı artık. Bir babanın hasretine, bir ananın sıcaklığına özlem değil; kaybettiği iki ailenin acısını duyuyordu artık.

Oğuzhan Aslan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir