Fersude

Yaleyte…” Kelimeler boğazını parçalayarak çıkıyordu sanki. Her kelimede acı çekiyordu. Ama itiraf etmek güçtü onun için. Boğazını dolduran kelimelerin ızdırabından kurtulamıyordu bir türlü.

Bir feşafeş işitiyordu şimdi derin derin sokağı kaplayan. Ne var ki adını koyamıyordu bir türlü. İstemsizce ardını yokladı. Omzu üzerinden bakındığı sokak köşelerinden süzülen hışırtının kaynağını bulmaya çabalıyordu. Ne var ki tarifsiz bir taazzuma kapılmış sokaklar, sırrının verdiği cesaretle merakları çaresiz bırakıyordu.

Nihayet adımları ani bir refleksle ağırlaştı, ağırlaştı ve sonlandı. Kavruk teninden sonbaharını tüketmenin arifesindeki bir ihtiyarın tebessümünün esintileri okunan konağı gördüğü vakit heyecanının yeniden şahlandığını fark etti. Pervazları dökülmüş pencereler, kasası pas tutmuş çelik gövdeli, işlemeli, ağır tokmaklı kapılar, tırabzanları yıkılmış derin adımlı basamaklar, ciğerleri yakan kesif rutubet kokusuyla çocukluğunun sığınağı karşısındaydı şimdi. Kırmızı tuğlalarla örülü, beş bacalı çatısından sarkan kırık yağmurluklar, karanlığı yaran birer el gibi sallanıyordu tepesinde. Ne hazin! Hayallerinin yıkılışı gibi, sığınağı da yıkılmak üzereydi.

Uzun süre konağı izledi. İmkanın son haddine kadar kirletilmiş, aşağılanmış, yıkılmıştı paşa konağı. Osmanlı asilzadelerinin, asırlık sosyetelerinin, dili durmaz hodbinlerinin arzuyla, hayranlıkla ve bir o kadar da kıskançlıkla izlediği, önünden her geçtiklerinde orada yaşayanların ne denli şanslı olduklarını düşünenlerden sonra onun bu halini görmek, öğrendiği tarihe, hayata, hakikate ihanet edilmiş gibi hissettiriyordu. Onu bu hale sokanlardan hesap sorma isteği katlanıyordu içinde.

Mazinin gün ışığına muhtaç hatıralarında kaybolmaya başladığı sırada birden toparlandı. İçeride onu karşılayacak birileri varmışçasına ceketini düzeltti, kravatını sıktı, makosen ayakkabılarının parlaklığını yokladı. Rutubet kokusunu misk-ü amber misali içine çeke çeke konağı arşınlamaya başladı.

Karanlık selamlığın sonundaki merdivenleri dikkatle tırmandı. Kendi odasının hangisi olduğunu unutmuş değildi. Merdivenlerin bitiminden sağa dönüp koridorun sonundaki dar kapılı odasına doğru ilerlerken içindeki heyecanın çocuksu bir sükunete erişmeye başladığını hissediyordu. Çocukluğunu hatırlamıyor, âdeta çocukluğuna dönüyordu. Umursamaz, mutlu, haşarı bir çocuk gibi yine ve yeniden yürüyordu odasına.

Odanın önüne geldiğinde üzeri, oymalı gül desenli kapının yerinde yeller estiğini gördü ve yüreği buruldu. Gül deseninin kıvrık yapraklarında parmaklarını gezdirmeyi destur kabul ederdi mabedine girmeden evvel. İşlemelerin ustalığında mahzunlaşır, desenin canlılığında hidayet ederdi. Selam edip ustaya odasına girerdi. Heyhat, bugün o ustaya saygısızlık edecek, eserinde dem vuramadan destursuz girecekti odasına.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir