Evlere ve İş Yerlerine Servisimiz Vardır

Yeşim’in, beni yirmi iki yaşında vizyonsuz bir adam olmakla suçlayıp da terketmesinin üzerinden iki ay geçmişti.Sahilde bir kebapçıda garson olmak yerine, bir kahvecide tepside filtre kahve taşıyan  servis elemanı olsaydım durum farklı olur muydu bilemiyorum. Evet kesinlikle olurdu; çünkü düşünüyorum da, benim tepsimdeki en havalı eleman sumaklı soğandı. Lokantadan çıktım, sakin, parlak bir gündü aslında. Ciğerlerimi yakan, saç köklerime kadar sinen, suratıma vuran kebap kokusundansa, İstanbul’un yapış yapış sıcağı daha ferah geliyordu. Sigaramı yaktım. Dumanını üflerken, Üsküdar Marmaray Metro durağını geçtim. Otobuslerin önüne atlayıp yolun karşısına koşar adım geçtikten sonra, vapur hatlarına doğru giden çalışanların, üniversite öğrencilerinin ve Üsküdar müdavimi yaşlı insanların arasından hızlı adımlarla geçip denizin dibine geldim. İki aydır yalnız kalıp, kafamı dinlemek istedikçe, herkesin ve hatta her şeyin bana kastı olduğunu düşünmeye başlamıştım.

Mesela o gün şu deniz ışıl ışıl, mutsuzluğuma nispet edercesine parlıyordu. “Boş ver be Mustafa sana kız mı yok?” diyen bir münasebetsiz gibi. İki aydır karşılıklı bakışıyorduk denizle. O da, bazen dalgalı, bazen sakin içini döküyordu. İki dakika yalnız kalacağım diye bir de bunun derdini çekiyordum. Güneşin beyaz tenimin rengini değiştirmesini, rüzgarın sarı saçlarımın arasında dolaşmasını, yağmurun ayakkabılarımı ıslatmasını engelleyemiyordum. İşten eve döndüğümde; annemi atlatıp banyoya girince, annemin bir bardağın içine koyduğu takma dişleri beni yalnız bırakmıyor; su ile birlikte boşuna akıttığım göz yaşlarımın yanağımı yakmasına tahammül edemiyordum. Sela okunduğu günler, babamın mezarı aklıma geliyor, uzun zamandır ziyaret etmediğim gerçeği beni yalnız bırakmıyordu. En kötüsü de Yeşim’in anıları…  Kahverengi çekik gözlü bir kız gördüğümde, ünlü markanın sahte çantasını bir yerde fark ettiğimde, katalogdan sipariş usulü satın aldığı ucuz parfümünün kokusunu bir kadında duyduğumda, Yeşim geliyordu aklıma. Birlikte bindiğimiz otobüs hatları, oturup sohbet ettiğimiz mekanlar, beni zorla soktuğu kitapçılar.

Bir insanı terk etmek yalnız bırakmaya yetmiyordu. Tüm bu hatıralar, bedenime müdahil hava şartları, lokantada maruz kaldığım insanlar, bir dalgalı bir durgun denizin insana vurduğu kararsızlık, evde karşılaşmaktan imtina ettiğim annemin takma dişleri… Hiç biri beni rahat bırakmıyor, yalnızlar içinde bir küfür gibi sırıtıyordum. Sigaram bittiğinde izmaritini denize atıp vapur hatlarının önündeki büfelere doğru yürüdüm. Her gün olduğu gibi sigara alma bahanesiyle Mihrimah Sultan Camii’nin yanındaki süpermarketi beş dakika izleyecektim. Yıllar önce babamın Mehmet Abi ile işlettiği, benim de elimde not defteriyle masalarının arasında garsonculuk oynadığım lokanta olan bu dükkân, babam öldükten sonra işler yolunda gitmeyince devredilmişti.

Mehmet Abi zor zamanlar geçirmesine rağmen beni oğlu gibi yanından ayırmamış, girdiği her işe beni de sokmuştu. Bir gün kendi dükkanımızı açacağımız hayaliyle o lokanta senin bu lokanta benim şimdiye kadar çalışıp durmuştuk. Mehmet Abi obsesif denecek kadar titiz bir adamdı. Titizliği ile tüm çalışanları bezdirir, iş yeri sahipleri de onu tutmak istemezdi. Az kalmıştı, yakında bu kebapçıdan da kurtulacaktık. Sigaramı alıp lokantaya geri döndüm. Bir saat sonra olacak olaylardan önce her şey normal seyrinde gidiyordu. Mehmet Abi her zamanki gibi büyük puntolarla “Evlere ve iş yerlerine servisimiz vardır” yazan kapının arkasında,üzerinde karanfil kasesi, sadaka kutusu ve kolonyanın olduğu kasa masasına dayanmış,ellerini kocaman göbeğinde birleştirmiş, müşteri bekliyordu.  Öğle vakti yoğun bir saat olmadığından, içerideki müşterilerin hepsi cam kenarında oturuyordu. Stor perdeler, güneşin içeri dolmasını engelleyememişti.

“Gemilerini batırıp geldin mi koçum?”dedi Mehmet Abi.

“Bugün hiçbirinin batası yokmuş, güneş fazla gelmiş.” dedim.

“Mustafa sana verdiğim süre dolmak üzere evlat. Yeter be oğlum! Ne uzattın şu kız meselesini!”

“Yok be Mehmet Abi… Bitti o iş. Sıcak ya Abi, duramıyorum içerilerde.” Öyle olsun der gibi baktı fakat sesini çıkarmadı. Arkamdan her zamanki gibi bir aile girdi. Mehmet Abi beş numaralı cam kenarı masayı göstererek.

” Böyle oturmaz mısınız?” diye sordu. Cevap vermeden, oturarak onayladılar. Servis kağıtlarını getirdim.

“Ben bir Adana alayım.” dedi adam .

“Siz hanımefendi?” diye sordu Mehmet Abi, bir yandan adisyonu işliyordu. Cep telefonunu masadan alarak, servis açmama izin veren kadın, iki lahmacun istedi.

Mehmet Abi sesini incelterek bu sefer üç dört yaşlarındaki sarışın, mavi gözlü güzel kız çocuğuna döndü. “Prenses! Sen ne istersin?”

“Az mercimek çorbası” dedi annesi.

Her zamanki gibi çocuk,” Hayır ben patates istiyorum!” diye bağırdı.

“Tamam ortaya bir de patates alalım biz, içecekleri yemekler gelince söyleriz” dedi adam.  Bazı insanlar ya cidden sinir bozacak kadar kararsızdır, ya da yemeğin gelmesini beklerken, içeceğe para versek mi vermesek mi muhasebesini yaparlar. Mehmet Abi siparişleri iletip, yeni gelen müşterileri karşılamak üzere kapıya doğru geçti. Mehmet Abi kır saçları ile müşterilerde ciddiye alınıyoruz intibası yarattığından müşterileri karşılamak onun işiydi, benden sadece pipet, içecek ve fazladan lavaş istiyorlardı. Yirmi iki yaşındaki bir adamdan pipet istemek, elli beş yaşındaki bir adamdan pipet istemekten daha kolaydır neticede. Peçeteler ve çatal – bıçakları da koyduktan sonra  ikramlık biber turşusunu,söğüş soğanı ve yeşillikleri servis ettim. Bu sırada çocuk servis kağıdını buruşturmuş, oyun alanını farketmiş, annesi ile oyun alanı pazarlığına girişmişti. Her zamanki manzara diye içimden geçirip, gözlerimi devirerek boşalan masaları toplamak üzere yanlarından ayrıldım.

Kullanılmış peçeteleri, ıslak mendilleri, ortadan kırılmış kürdanları tabakların içine koydum, tabakları üst üste toplayıp, ahşap masaları s’ler çizerek sildim. Cam kenarında üçüncü masada oturan esnaf, daha çok müteahhit tipli, göbekli, esmer, kırklı yaşlarındaki üç adama açık ayran verdim. Biraz önceki sarışın küçük kız; annesine karşı olan mücadelesini kazanmış, oyun alanında bağırıp çağırıyordu. Annesi ise çocukların ayakkabılarını çıkartıp girdiği alana ayakkabılarıyla girmiş, elinde çorba tabağı ile çocuğuna bir kaşık çorba içirebilmenin derdindeydi. Her şey sıradan ilerlerken, cam kenarı iki numaralı masaya, henüz ilişkilerinin başlarında oldukları sarmaş dolaş içeri girmelerinden belli olan bir çift oturdu. Oğlan ne kadar esmerse, kız da o kadar sarışındı.

Yüksek tondan konuşmaları, ağızlarındaki sakız gibi şişire şişire iki de bir birbirlerine aşkım demeleri ne kadar da sinir bozucuydu Allah’ım!  Yanmış yağ kokusu, fırından gelen sıcak hava dalgası, oyun alanındaki çocukların bağrışmaları, müteahhit tipli adamlarının “koçum lavaş getir, koçum soğan gönder” koçum aşağı koçum yukarı bağırıp durmaları, bir de üstüne bu aşk  böceği  çift beni sinirlendirmeye başlamıştı. Sırtımdan terler süzülüyordu. Müteahhit tipli, göbekli esmer adamlara çay götürürken, öğlen yemeği yemek için her gün lokantaya gelen dört bankacı oğlan içeri girdi. Cam kenarı dolduğundan orta sıradan bir masaya oturdular. Neredeyse her gün aynı şeyleri yiyorlar, içecekten, çorbadan kısmalarına rağmen yemek kartlarındaki parayı ay sonuna yetiştiremiyorlardı. Gidip hemen servis açtım. Her gün geldikleri için bana kayıtsız kalamıyorlar, uzun uzadıya halimi hatrımı soruyorlardı. Yine muhabbete başlamıştık ki, iki numaralı masadaki aşk böceklerinden erkek olanı bana bakıp el kaldırdı. Hemen bakamadım. Alnımdan süzülürken kaşındıran ter damlasını omzum ile silerken hafif ter koktuğumu fark ettim. Bedenim beni niye rahat bırakmıyordu sanki?

“Genç, baksana oğlum!” diye bağırdı bu sefer aşk kuşumuz. Bankacıların siparişlerini iletmeye giderken tekrar bağırdı. “Şişşş, alooo!”

Bu “alooo” lafına kim bu kadar testosteron yükledi acaba?  Aşk kelebeğimizin yanına doğru giderken, adam yüksek sesle söylenmeye başladı. Mehmet Abi benden önce masaya varıp adama ne istediğini sordu. Yaptığı ayıp, hürmet görünce; insan, daha fazlasını yapmaktan çekinmez. “Ohoo… Bu ne biçim lokanta yahu! Bu vurdumduymaz veled yüzünden paramızla rezil oluyoruz! Sen hesabı getir babalık, vazgeçtik kalkalım biz.” dedi.

Bu, Mehmet Abi’ye söylediği iki cümle, sıcak hava, sırtımdan sızan ter, kebap kokusu, tabak taşımaktan titreyen ellerim… Buraya kadardı. Mehmet Abi’nin cevap vermesine fırsat vermeden atıldım.

Adamın yakasına yapışıp, “Sen kime emrediyorsun oğlum? Kime babalık diyorsun? Üç kuruş hesap ödeyeceksin diye babanın yeri mi sandın artist! Sen kimsin lan?” diye bağırdım.

 Mehmet Abi beni ayırmaya çalıştı, diğer çalışanlar yanımıza geldiler. Annesi sarışın kızını oyun parkından alıp dışarı çıkardı. Müteahhit tipli göbekli üç adam ve dört bankacı oturdukları yerden bizi izliyordu. Adam iki eliyle boğazıma sarıldı.

” Asıl sen kimsin lan? Gel deyince geleceksin! Para almayı biliyorsan hizmet edeceksin!” diye bağırdı. Kız bir yandan çığlık atıyor, bir yandan da adamı benden ayırmaya çalışıyordu.

“Senin gibi adamlara hizmet etmem ben!” dedim. Sol elimle sıkı bir yumruk indirdim. Adam tuttuğu boğazımdan beni kendine doğru çekip, yüzüme kafa attı.  Canımın acısıyla Mehmet Abi’nin kollarına düştüm. Doğrulup bir yumruk daha indirdim suratına. Müteahhit tipli göbekli adamlardan biri yanımıza geldi.

” Beyler sakin, ayıp oluyor ama!” dedi. Aramıza girmeye çalıştı. Mehmet Abi göbekli müteahhit tipli adama karışmamasını söyledi. Göbekli müteahhit tipli adam sinirlendi.

“Görmüyor musun müşteriyi pataklayacak, sen armut topla!” Dedi, beni çekiştirmeye çalıştı. Bir tane de ona vurdum. Göbekli müteahhit tipli adam suratıma sert bir tokat indirdi. Mehmet Abi de göbekli adama yumruk attı. Göbekli adamın iki arkadaşı da kavgaya müdahil oldu ve sonra diğer garsonlar da. Bir anda ortalık, filmlerdeki dövüş sahnelerine döndü. Tabaklar fırlatıldı, masalar devrildi, bardaklar havada uçuştu. Bankacı elemanlar çoktan sıvışmıştı. Burnumdan akan kan bembeyaz gömleğime bulaştı, yere saçılan yemek artıkları siyah kumaş pantolonunum paçalarıma, çoraplarıma sıçradı. İçeriyi ağır bir ter kokusu sarmıştı.

Çığrımdan çıkmıştım artık. Birileri bana vurdukça canımın acısını duymuyor, bu adamlara daha ne kadar çok vurabilirim diye kafa göz ayırt etmeden dalıyordum. İki aydır katlanamadığım şeylere olan hırsımı çıkarmıştım. Mehmet Abi ve garsonların benden ayrı kalır yanları yoktu. Karşı taraf ise sadece bize saldırmakla kalmıyor, aynı zamanda lokantanın eşyalarına da zarar veriyorlardı. Klimalara tabaklar fırlatıyorlar, duvarlardaki çerçeveleri indiriyorlardı. En son kulakları çınlatan silah sesini duydum. Arkamı donup baktığımda omzundan vurulan Mehmet Abi merminin şiddetiyle, “Evlere ve iş yerlerine servisimiz vardır” yazan dış kapıya omzunu vermiş yavaş yavaş yere yığılıyordu. Omuzundan sızan kan, kapıyı boydan boya kana bularken her şey Mehmet Abi kadar yavaş hareket ediyordu. Göbekli müteahhit tipli adamlardan birinin fırlattığı sandalye yavaş yavaş ters dönüp yere düştü, tabaklar yavaş yavaş süzüldü havada. Her şey yavaş yavaş yerini bulunca bir sessizlik oldu. Silah sesi ile herkes sus pus olmuş yerde yatan Mehmet Abi’ye bakıyordu.

“Ne bakıyorsunuz lan? Biri ambulans çağırsın!” Diye. Bağırdım. Sahildeki insanlar lokantanın etrafına toplanmaya başladı. Çok geçmeden polis ve ambulans geldi. Herkesi toplayıp emniyete götürdüler. Sorgu odasında tek başıma bir sandalyenin üzerinde beklerken,yaralarımın acısı da ortaya çıkmaya başlamıştı. Olmuyordu işte, bir türlü yalnız kalamıyordum.

» Büşra Altuntaş

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gerçeğin İki Yüzü

 İki aslan başlı demir anahtarlığa bakarken, kapının önünde tekrar durakladı Âti. Babası yaşarken bu odanın …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir