Duvar

Duvar

Tanrım! Ne kadar günahkârız ve nasıl bağışlanacağız? Herkes ayine hazırlanmıştır şimdi geç kaldık. Hazırlanıp gidelim artık. Dün bir dilim fazla yedim ekmeğimi umarım bunun için tanrı beni cezalandırmaz. Annelerin kutsal olduğunu söyledi peder geçen ayinde. Bugün affedilmem için yalvaracağım kendisine. Mary ve Anton nerde kaldılar?

Ah şu Anton dün gece yine fazla kaçırdı şarabı. Şarap dışında o iri yarı dev gibi adamı kim yatağa düşürebilir ki? Kim dağıtabilir o mısır püskülü sarı saçlarını bu kadar? Ne kadar yakışıklıydı ilk gördüğümde. İnce kemikli yüzü, koca boyuna ve geniş omuzlarına kafa tutar gibiydi. Tam bir centilmen diye geçirmiştim içimden onu kilisede gördüğümde. Ama kendini şaraba verdiğinden beri Mary’ e kardeş yapmaya bile cesaret edemedim. Tanrı onu bağışlasın. Peder yine onu kiliseye bu halde götürdüğüm için bana kızacak ama doğru yolu bulması için de başka şansım var mı ki?

– Mary! Anton! Kahvaltı hazır hemen kiliseye gitmemiz gerekiyor. Tanrı aşkına biraz çabuk olun!

Ne zamandır sesimi yalnızca kendim duyar gibiyim. Zavallı Mary her gün dua etmesine rağmen tanrının ona yeni bir çift ayakkabı ve elbise göndermemesi umudu kırıyor. Acaba dua etmeyi bırakır mı? Yalnız umudu kırılsa iyi. Ya inancı kırılırsa? İşte bu çok kötü. Nereden bilecek ki tanrının ona gönderdiği rızkı babasının şaraba verdiğini. Ahh tanrım, o kadar cılız ki, eteğinin belini çift kat döndürmeme rağmen yine de düşüyor üzerinden. Boyu da küçük kaldı. Hele ayakları neredeyse iki yıldır büyümedi. Gözünün çukuru uzaktan bile belli ediyor kendini. Kim derki on yaşında bu kız. En fazla beş gösteriyor. Günde tek öğün yiyerek ve süt, evet süt içmeyerek nasıl gelişecek? Keçilerden sağdığı sütü içmesi yasak çünkü çiftliğe gidiyor ve ancak ücret yerine haftada bir bardak süt alabiliyor. Bunun için bile şükretmesi gerekir. Asilik edecek olursa tanrı onu cezalandırır ve çiftlik sahibi ona yalnızca yarısını verir.

-Buradayım anne. Ben hazırım. Babam da uyandı fakat gelemeyeceğini ve başının çok ağrıdığını söyledi. Ne zaman yeni elbise alabileceğiz anne? Peder kiliseye en güzel elbiselerimizle gelmemiz ve tanrının karşısına her zaman güzel çıkmamız gerektiğini söyledi. Ben tanrının onun için özenmediğimi düşünmesini istemiyorum. Yoksa bunun için bizi cezalandırırmış.

-Tanrının seni cezalandıracağı falan yok Mary! Tanrı lanet olası o pederi, kendi yerine geçtiği için cezalandırmalı. Önceden kiliseye gidip dua ederdik ve peder sadece İncil okurdu. Senatonun yasalarını değil. O yüzden onun her söylediğine inanma kızım.

-Anton! Nasıl böyle konuşmaya cüret edersin? Peder sadece tanrının bize anlatmak istediklerini anlamamızı sağlıyor. Hala İncil okuyor. Onun söylediklerine inanmak zorundasın. Hemen kahvaltını yap ve hazırlan artık geç kalmak istemiyorum. Ayine geç kalmak günahtır.

-Günah! Günah! Günah! Tek bildiğiniz, tek söylediğiniz günah. Pedere kalsa nefes almamız da günah, çalışmamız da günah, çalışmamamız da günah. Bana günah olmayan tek bir şey söylesene Jane.

-Böyle konuşman Günah!

-Hep ıvır zıvır hep! Her şeyden ve herkesten bıktım. Bana baksana Jane. Madem pederin İncili okuduğundan bu kadar eminsin, sen çocukken okuduklarına benziyor mu? Daha geçen gün geçmişteki ayinlerdeki farkları konuştuğumuzda kafanın karıştığını söylemedin mi?

-Evet, ama bu bir anlıktı. Sonra bunun için pedere gidip tövbe ettim ve bir daha kafamın karışmayacağına dair yemin ettirdi bana. Hem peder dedi ki; bazen arada farklar olabilirmiş ve Tanrı değiştirdiği buyrukları, seçtiği pederler ve senato vasıtasıyla bize iletirmiş. Biz seçilmişiz Anton. Bunun kıymetini bil ve şükret.

-Şarlatan! Demek bir de yemin ettirdi sana öyle mi? Yani düşünmeyeceğine dair yemin ettin. Kafan karışmasın ki her söylediğine inan. Bir de tanrı daha önce söylediklerini değiştirmiş. Buna inandınız mı? Nasıl bu kadar cahil olabilirsiniz? Tanrı size o akıllarınızı kullanın diye verdi.

-Yeter artık anne, baba dayanamıyorum. Kime inanacağımı bilmiyorum. Her pazar aynı sahneyi yaşamak istemiyorum.

-Hemen tövbe et Mary! Hemen!

-Kızı rahat bırak! Peder, ben ve arkadaşlarımı öldürmenin tanrı katında işlenecek en büyük sevap olduğunu söylemiş geçen ayinde. Sen beni hala ayine mi götürmeye çalışıyorsun? Sence Tanrı sadece ben ve arkadaşlarım için buyruk göndermiş olabilir mi? Bak Mary bizi istedikleri oyuncaklara dönüştürüyorlar. Bundan tek kurtuluşumuz bir an önce okumayı yazmayı öğrenmek ve buradan çıkıp başka dünyaları da keşfetmek.

-Tövbe et hemen. Günahkâr! Bizim okumamız günahtır. Okumak sadece tanrı seçilmişleri içindir. Herkes okursa o zaman tanrı buyrukları herkesin ağzında farklı yorumlanır ve bu da günahtır. Buradan çıkmak istemek de nasıl bir delilik? Duvarın arkasında savaş var. Biz korunan taraftayız. Tanrı pederi korusun bizim için canını tehlikeye atıp her hafta duvarı aşıp kasabadan ihtiyaçlarımızı alıyor.

– Ve ölmüyor. O savaştan her hafta sağ çıkıyor öyle mi? Jane gerçekten başım ağrıyor ama şaraptan falan değil. Sizin cehaletiniz beni deli ediyor. Sizin yerinize de ben acı çekiyorum. Asıl günah nedir biliyor musun? Tanrının sizlere verdiği aklı, iradeyi, arzuları pedere teslim etmek. Tanrı asıl sizden bunun hesabını soracak. Hem ben.. ben geçen hafta.. Evet, bunu söyleyeceğim artık içimde tutamıyorum. Duvarı geçtim. Duvarın öbür tarafında savaş yok Jane. Üzerinde hırka, ellerinde şemsiye, ayaklarında tuğla kalıbı gibi yükseklikler taşıyan insanlar var. Hepsi tok, canlı, çok gösterişli ve çok mutlular. Kaç kişiler bilmiyorum ama bizden çok değiller. Gerçekten çok değiller. Buradaki amacımız ne bilmiyorum ama onlara bir faydası olduğu kesin.

-Ne diyorsun sen Anton! Duvarı geçmek günahtır. Orada beğenip gördüğünse, Tanrı bizi korusun şeytanlar! Sen şeytanlar gibi mi olmak istiyorsun? Tam da pederin anlattığı gibi. Sizi şeytanlar kandırmış.

-Aman Tanrım Jane. Şu haline bak. Kıyafetlerin üzerinden dökülüyor. Yıllardır giyecek yeni bir şeyin olmadı. Sefaletten açlıktan kırılıyorsun. Bir lokma fazla yesen tövbe ediyorsun. Saçlarının sarısı griye dönmüş. Ellerin nasır tutmuş çalışmaktan. O kadar zayıfsın ki kemiklerini görüyorum üzerine geçirdiğin bez parçasından. Onun üzerine geçireceğin bir hırkan bile yok. Gözlerinin gök rengi artık bulutlanmış buğulu bakmaktan. Güneş altında çalışmaktan tenin kurumuş yapraklar gibi. Ellerini elime alsam parçalanıp yok olacak gibi, tutmaya korkuyorum. Bu mu günahsız yaşamak?

-Tanrı seni affetsin Anton! Seni şeytan eline geçirmiş. Hemen yok ol karşımdan. Hadi Mary gidiyoruz. Tut elimi çıkalım artık şu kör kuyudan.

Oh nihayet çıktık şeytan konağından. Tanrım sen Anton’ u bağışla. Şeytanlar ruhunu ele geçirmiş. Kendinde değil.

-Babama ne olmuş anne. Söylediklerinin tek kelimesini bile anlamadım ama şeytanın ruhunu aldığını anladım. Şimdi ne yapacağız?

-Şu kiliseye ulaşalım hemen şeytanla konuştuğumu pedere anlatıp af dileyeceğim Mary. Peder bu kez onu bağışlamaz ve canını alır. Çok zor günler geçireceğiz belki ama ruhunu tanrıya bağışlamak zorunda. Tanrı huzuruna çıkıp ruhunu teslim etmeli. Artık onu hiçbir şey kurtaramaz. Ağlamalarımız boşa. Onları babanın cenazesine saklayalım canım kızım. Bu bizim kötü kaderimiz ama şimdi gidip bizi bu kadere teslim ettiği için tanrıya şükredeceğiz. Cennetinde bizi kötü kadere uğrayanlar bölümünde prensesler gibi ağırlayacağı için.

» Seher Öğütçü

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gerçeğin İki Yüzü

 İki aslan başlı demir anahtarlığa bakarken, kapının önünde tekrar durakladı Âti. Babası yaşarken bu odanın …

1 yorum

  1. Başka kültür ve inancı düşünüp bunları kağıda dökmek zor olmalı, ama başarılı alkışlar sizin için 👏👏👏

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir