Bir Nuri Bilge Ceylan filmi; düşündürücü. Cannes’da eleştirmenlerin on beş dakika boyunca ayakta alkışladığı ve Altın Palmiye ödüllü bir yönetmenin filmi olan Ahlat Ağacı ilgimi çekmedi değil.
Filmi izlerken görsellerle dolu bir kitap okuyor gibiydim. Durağan bir akışı olmasına karşın beni sıkmadı. Çünkü sanki bir olay olmuyor sanıyorsunuz ama aslında çok fazla şey oluyor.

Konuşmaların hâkim olduğu bir film. Bizler günlük hayatımızda yolda yürürken nasıl sohbet ediyorsak öyle. Genelde pek çok fikir bu yürüyüşler esnasında aktarılmış izleyiciye. Bir yol ve yürürken sohbet eden insanlar. Bu çok da sıra dışı gelmemiş olabilir. Fakat konuşulan konular bizi izlediğimiz sahneden koparıp düşündürmeye sevk edince durum farklılaşıyor.

Filmin geçtiği yer Çanakkale’nin Çan ilçesi. Nuri Bilge Ceylan’nın filmlerinde görmeye alışık olduğumuz taşra sıkıntısı bu filmde de bir kasabadaki ruhsuz hayatı, parasızlığı, işsizliği, boşluğu ve can sıkıntısını yansıtıyor.
Ahlat Ağacı
Babası gibi sınıf öğretmeni çıkan Sinan, mezun olup evine geldiğinde sanki kısa bir süre dışarı çıkıp gelmişçesine kimseyle kucaklaşmıyor. Alışageldiğimiz gibi bir mezuniyet töreni veya eve dönüş için karşılama merasimi yok. Beklenti de yok. Herkesin kendi halinde yaşadığı bir ev ortamı hâkim. Asık suratlı bir anne ve her olay karşısında gülümsemesi eksik olmayan ve fakat ailesi tarafından hiçbir işe yaramamakla suçlanan bir baba. Başroldeki Sinan karakteri ise oldukça duygusuz, empatiden uzak, kimi zaman ukalalık boyutuna gelecek kadar eleştirebilen ve kitap düşkünü bir genç. Aslında filmin içinde yer alan hemen her karakter keskin çizgilere sahip. Yani kendine münhasır.

Filmde ana konu baba oğul çatışması iken konunun etrafında günümüzden, kendimizden, inançlarımızdan, sorgulamalarımızdan kısa kısa birçok fikir dönüyor. Tamamıyla kabul etmek veya reddetmek mümkün değil elbette.

Ahlat Ağacı

Filmde beni en çok etkileyen karakter baba oldu. Çünkü alışılagelmiş bir yaşam anlayışından uzak ve her zaman nasıl biliniyorsa yine öyle. Her şeye rağmen karakterinden ve çizgisinden ödün vermiyor. Bunu yaparken de bir şekilde sempatisini koruyor. Herkesi eleştiren ve hayata çok farklı bakmaya çalışan oğlu Sinan dahi babasının iç dünyasını ve yaşam sırrını çok sonra anlayabiliyor. Baba ve oğul arasındaki bu çatışma başlangıçta bir çatışma gibi duruyorsa da filmin sonunda ikisinin de aynı çizgi etrafında olduklarını anlıyorum. Ve nedense bu beni mutlu ediyor. Sinan’nın uzun uğraşlar sonucu bastırmayı başardığı kitabı “Ahlat Ağacı” ile düğümler çözülüyor. Karakterler kafamda netleşiyor. Doğruyu ve yanlışı, haklıyı ve haksızı ancak ayırt edebiliyorum. Çelişkilerim son buluyor.

Ahlat Ağacı

Aslına bakarsanız benim anlatmamla hissedilebilecek bir duygu değil, anlatım yetersiz kalıyor. Çünkü izlerken pek çok duyguyu aynı anda yaşadım. Filmde geçenleri tamamen kabul ediyorum diyemem ama reddediyorum da diyemem. Beğenmek, sevmek veya kabul etmek göreceli. Fakat salondan çıktığımda zamanımı harcadığıma değdi diyebildim. En iyisi mi siz kendiniz karar verin. Uzun zamandır vizyonda olmasına karşın, Kadıköy ve Beyoğlu’nda hala gösterime devam eden filme, kaldırılmadan gidin derim.
Şimdiden iyi seyirler…
Kübra Yılmaz