Genel

Doğu – Batı Arasında Bir Bilim: Türk Sosyolojisi

Sosyoloji, insan birlikteliğine odaklanan ve sosyal davranışları kendine özel metodolojisiyle inceleyen bilim dalı olarak 19. yüzyılda Fransa’da doğdu. Ancak 20. yüzyılın başlarında Türkiye’de kendisine yer edinebildi. Bu dönem ve öncesi Türkiye açısından hem bir kırılma dönemi hem de bir yapılanma dönemi olduğu için ele alınan kavramlar ve sahiplenilen düşünceler toplumsal yapının üzerinde bir köprü vazifesi gördü. Ancak bu açıklamalar beraberinde birçok tartışmayı da getirdi.

Öncelikle sanayileşmemiş toplumların sosyolojik sorunlar yaşamadığı fikri kimi düşünürlerce benimsenmişken bir de yerel sosyoloji oluşturma fikri sosyolojiyi çok daha katmanlı bir hale getirdi. Böylece sosyoloji kavramının Türk literatürüne girmesiyle sosyolog kavramı da tanımlanmaya başlandı. Bu tanıma dayanarak sanayi devriminden önceki düşünürlere sosyolog gözüyle bakılmaktan ziyade onlar ıslahatçı ya da vakanüvis olarak değerlendirildi. Hâlbuki tarihsel anlamda kayıt altına alınan belgelerin topluma dair yalnız niceliksel bir yönü bulunmamakla birlikte niteliksel bir yönü de bulunmaktadır ve bu durum toplumun “kolektif bilincini” anlamak için önem arz etmektedir. Bu sebeple tarih ve sosyoloji ilişkisini iyi kurmamamız gerekir. Aynı durum sosyoloji tarihi içinde geçerlidir. Sosyolojinin birikimsel olduğunu kabul ettiğimizde salt bir yerel alan oluşturmak ne kadar eksik açıklamaları beraberinde getirirse yalnızca Batı Avrupa tarihini okumak ve o düşünürleri ele almakta bir o kadar eksik açıklamayı beraberinde getirecektir. Her iki durumunda olumlu ve olumsuz yönlerine bakacak olursak ve daha özgün bir açıklamanın nasıl olacağına değinecek olursak şunları söyleyebiliriz.

Batı Avrupa geçirdiği dönüşüm ile birlikte kendi kırılma noktalarını tespit etti ve bu tespiti yaparken pozitivist açıklamayı değerli kıldı. Böylece sosyoloji her ne kadar yerel olarak gözükmese de Batı Avrupa’ya özgü sorunlarla ele alındı ve iyileştirme gücü de o toplumların gelişim aşamalarında belirlendi. Daha sonra Dilthey ve Weber’de göreceğimiz gibi aslında önemli olanın kavramlar olduğunu ve ‘verstehen’e dayandığına dair yeni açıklamalar da peşi sıra geldi. Son olarak eleştirel kuram da kendisine yer edinerek sosyoloji de bir ‘bilim kilisesi’ haline dönüştü. Türk sosyolojisi ise bu anlamda doğu-batı arasında bir köprü vazifesi gördü. İlk çalışmaların beraberinde getirdiği eksiklikler kabul edilmekle birlikte atlamamamız gereken önemli bir nokta Baykan Sezer’in de tabiriyle ilk düşünürlerin hiç de fildişi kulelerine kapanan düşünürler olmadığı gerçeğidir ve gerçekten de bu düşünürler ülkenin sorunlarına çözüm aramak için çabalamıştır. Ancak bu çaba genel anlamda kendi tarihsel süreçlerinden ziyade gelişen ve ilerleyen Batı Avrupa düşüncesi ve düşünürleri üzerinden gerçekleşmiştir. Bu durumu Goffman’ın sahne önü ve sahne arkası tanımlarıyla sosyolojik düşünme açısından tarihle ilişkilendirebiliriz.

Sahne önü rutindir tıpkı insana dair sorunların hemen hemen her yerde benzeşmesi gibi. Sahne arkası ise rutin dışına çıkarak öze iner ve yerelleşir. Sosyoloji tarihi sahne önü olarak sosyolojik düşünmeye yani sahne arkasına bir yapı oluşturur. Bu yapıyı kurmak içinde her iki tarafın analizini iyi yapabilmek gerekir. Örnek vermek gerekirse bugün Ziya Gökalp’in açıklamalarında gördüğümüz ‘ulusal bilinç’ kavramı Durkheim’den alınan ‘kolektif bilinç’ kavramıyla ilintilidir. Gökalp’in bu şekilde sosyoloji düşünce tarihini yerelleştirme çalışmalarına gittiğini söyleyebiliriz. Bu çaba sahicidir ve köprü görevi görmektedir. Asıl olan öncelikle kendi sorunlarımızı belirleyebilmek ve onlar üzerinden kavramsallaştırma yoluna gitmektir. Bunun için sorunların tespiti en önemli husustur. Sanayi devrimi geçirmediği halde yahut işçi sınıfıyla hiç karşılaşılmadığı halde bu kavramları önce tanıyıp daha sonra sorun olduğunu tespit edersek sosyolojik düşüncede yalnızca sahne önünü kullanmış oluruz. Sorunların tespiti içinse gerekli alan çalışması tarihte yatmaktadır.

Bugün Türk sosyolojisine, Türk sosyologlarına ve düşünürlerine düşen görev doğu- batı arasındaki bu farklılığı sahne arkasına taşımak olacaktır. Bunun için öncelikle toplumsal sorunlar kendi toplumsal bağlarla belirlenmeli ve kavramlar da yine kendi toplumsal sözcüklerle birleştirilmelidir. İşin kavramsallaştırma boyutunda bu noktada diğer sosyologlar takip edilmeli ve Avrupa tarihi incelenerek gerekli olan tecrübeler buradan sağlanmalı ancak tipolojiler yine toplumların kendi özünden oluşturulmalıdır.

Türk sosyolojisi kaygan bir zemin üzerindedir. Bu zeminin bir yanını doğu bir yanını batı oluşturmaktadır. Bu anlamda hem zengin bir tecrübeye ve literatüre hâkim olunurken hem de farklı tecrübeler ve kavramlar ışığında yerel sorunlar göz ardı edilebilmektedir. Bunun için Batı’nın değişme sonucu çözüm aradığı sosyoloji Doğu’nun kalıcı olma adına bir çözüme dönüşmüştür. Peki, Türk sosyolojisi hangi sorular ve ihtiyaçlar ışığında kendisine çözüm arayacaktır? Burada kritik olan doğru cevabı bulmak değil doğru soruyu sorabilmek olacaktır

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Merhaba Size daha fazla kaliteli içerik sunabilmek için sitemize reklam engelleyiciyi kapatarak destek olabilirsiniz. Teşekkür ederiz :)