Altından kalkması pek de kolay olmayan yedi kitaplık, toplamda üç bin küsur sayfalık dev bir eseri okuma yolunda ilerliyorum. Marcel Proust ile ilk tanışmam Funda Acar (@fufuokur) sayesinde oldu. O kadar içine işlercesine okuyordu ki kayıtsız kalamadım ve ben peşinden gitmeye karar verdim. O yolunu hiç kaybetmeden sona ulaşırken, ben biraz daha sakin ama kararlı ilerliyorum.

Böylesine güçlü bir kalemi okurken hazır olmak çok önemli. Onun tekniğine, yazım diline, edebi kıvrımlarına eşlik edebilmek için belli bir miktarda okur olmak ve artık kitaplardan beklentilerini farklılaştırmak da gerekiyor. Ben çok önceleri günlük yaşamıma eşlik edecek, beni yormayacak, cümlenin gelişinden paragrafın sonunu tahmin edebileceğim kitapları okurdum büyük bir keyifle. Ancak otuzlu yaşlarımın sonlarına yaklaşırken, olgunluk dönemimle birlikte bir kurguyu okumaktansa, bir yazarın düşüncelerini okumak daha keyifli hale geldi benim için. Dolayısıyla Marcel Proust tam da aradığım kalem oldu. İzin verin sebepleriyle açıklayayım neden böyle hissettiğimi.

Marcel Proust küçük yaşlarda yakalandığı astım hastası olması sebebiyle çocukluğunu yaşayamamış ve dış dünyaya açılmadan, gözlem yeteneğiyle insanları keşfe çıkmış. Onun için her ayrıntı, her karakter, her olay ve durum yazıya dökülmeye değer olmuş ve şimdi bizler onu ve gözlemlerinden yansıttıklarını bir solukta okuyoruz.

Kaleminin ucunda sanki oradaymışız hissi veren bir sihir var ya da sadece satırlar arasında gezinirken gözümüzün önünde can bulan karakterler veya durumlar. Çünkü öyle bir betimleme gücü var ki hiç tanımadığınız bir duyguyu sanki içinizde yaşıyormuşsunuz gibi hissettiriyor. Ya da bir kimsenin fiziksel özelliğini tarif ederken kullandığı betimlemeler herkesin kolaylıkla kurduğu cümlelerden değil asla! Örneğin Gilberte’in hüzün dolu yüzünü anlatırken şu cümleler dökülüyor kaleminden…

” O anlarda neredeyse çirkin denebilecek yüzü, iyice çekilmiş denizin sabit ve sınırlı bir ufka kıstırılmış , hiç değişmeyen yansımalarla insanı bıktırdığı o sıkıcı sahillere benzerdi.”

Çiçek Açmış Genç Kızların GölgesindeBirinci kitapta çocukluk dönemini okuduğumuz anlatıcının, ikinci kitapla birlikte gençlik dönemine tanık oluyoruz. Delikanlılık çağında genç kızlara karşı hissettiği duyguları okurken sanki aşkın her halini yaşamış ve hiç tatmadığı duyguları ve anları bilirmiş gibi yazması ve hissettirmesi nasıl bir kalemle karşı karşıya olduğumuzu hep hatırlatıyor okurken. Aşka olan bakış açısını,arka kapakta da yer alan şu paragrafla okuyalım.

” Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran , başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını farketmeyişimizdir.”

Proust’un kaleminde olan en önemli tekniklerden birisi betimlemelerinin yanı sıra anı anlatırken birden bire geçmişe gidip o zamanda yaşadığı hissiyata asılı kalması! Aklıma gelen bir örnekle devam edelim öyleyse…

Albertine’in bir söylemi üzerine bakın bir anda nerelere götürüyor yazar bizi!
” Bu sözler beni Gilberte’i sevdiğim zamanların öncesine, aşkın bana sadece dışsal değil, aynı zamanda gerçekleşebilir bir varlık gibi göründüğü zamana götürdü.”

Kitabı okurken hep geçmişle günümüz arasında kalıyoruz, anlatıcının hafızasındakileri o anda yaşıyor olması ve bizlere de hissettirmesi Marcel Proust’u günümüze taşıyan en önemli özelliği olsa gerek. Kayıp Zamanın İzinde diyerek geçmiş zamanı yeniden yaratışı ve yaşatması beni hayran bırakan en temel unsur oldu okurken. Birinci kitapta geçen çaya bandırılan büskivinin tadı gibi son kitaba kadar da devam edecek gibi görünüyor!
Benim için serüven daha yeni başladı. Umarım sizler de bu yolculuğa kendinizi hazır hissettiğinizde hiç tereddütsüz başlarsınız.

Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde
Marcel Proust
Yapı Kredi Yayınları
Türkçesi: Roza Hakmen
468 sayfa, 2016