Bir Büyülü Gerçeklik İncelemesi: Puslu Kıtalar Atlası

1681’de Kostantiniye’de başlayan olaylar, ana karakterler Uzun İhsan Efendi ve oğlu Bünyamin etrafında cereyan eder. Benlik – alt benlik çatışmasını yansıtan post-modern edebiyatın ‘Büyülü Gerçekçilik” akımını temsil eden “Puslu Kıtalar Atlası”, İhsan Oktay Anar’ın 1995’te yayınlanan ilk romanıdır. İncil’den bir pasajla başlayan romanda, Bünyamin babasının yanından ayrılarak kendini kanıtlayabilmek için zorlu bir iş olan lağımcılığa başlar. Vedalaşırken babası ona, zor zamanlarında okuması için bir kitap verir; dara düştüğünde kitabı sakladığı koynundan çıkarır ve rastgele bir sayfa açarak kendine verilen mesajlarla yolunu çizer.

 

Bünyamin ilk lağımcılık işinde Zülfiyar adında bir casusu yer altından geçerek kurtarırken, âni bir patlamada yüzünden yaralanıyor ve tanınmaz hâle geliyor. Ardından lağım çukurunda kendisine verilen eski bir para yüzünden, bir casus tarafından, esas kendisi gayrimüslim bir casus olmakla suçlanıyor. Kazadan sonra yüzünü tanıyamadıkları için dilencilerin arasına girerek hayatta kalıyor. Dilenciler çetesinin başında domuz sevici Hınzıryedi, yıldırım çeker Dertli ve tüm eşrafın lideri Büyük Efendi Ebrehe’nin Osmanlı derin devletinin başı olduğunu öğreniyoruz. Kuşçubaşı Eşrefi andıran Ebrehe, Bünyamin ile yakın ilişkiler kurarak onun gerçekte kim olduğunu ve Kehânet Aynasını, Kıyamet gününden önce kendisini öldürmeye gelecek olan Mehdi’yi beklediklerini ve daha türlü türlü Osmanlı ordu – yönetim sırlarını açığa vuruyor.

 

Kendisine saygı duyulan bir âlim olan Uzun İhsan Efendi bu arada, oğluna atılan iftira nedeniyle işkenceye uğruyor ve efsanevi bir sezgi gücüyle kör sağır olsa da bilgelik saçmaya devam ediyor. Romanın başlarında geçen Doğu – Batı medeniyet çatışması üzerinden bir felsefi tenkid ele alınıyor. Rendekâr yani Rene Descartes’in “Cogito ergo sum (Düşünüyorum o hâlde varım)” sözünü, Hallac-ı Mansur’un Vahdet-i Vücud (bu âlemdeki her şeyde Tanrının bir nuru bulunuyor, ben de onun özünden üflenen nuru taşıyorum) felsefesiyle çürütüyor. Bundan yola çıkarak Doğu medeniyeti tasavvurunda, “Düşünüyorum o hâlde varsınız” diyor Uzun İhsan Efendi. 

 

Romanın son bölümünde Yedi Uyuyanlar efsanesine benzer bir gerçeküstü hikâyeyle; dışarıdan bir gözle kitabın başından beri tüm olagelen maceralara başka bir gözden bakıyor. Bünyamin’i son sahnede içine dahil ettiği bu dışarıdan bakışta; tüm olayların hayâl mi gerçek mi olduğunu düşündürten Bünyamin’in koynundan çıkarıp sürekli güç aldığı babasından miras kalan bu kitabın aslında elimizde tuttuğumuz “Puslu Kıtalar Atlası” olduğunu, Uzun İhsan Efendi’nin ne işle uğraştığını da romanın sonunda oğluna bıraktığı mektuptan öğreniyoruz. Son mektupta bu kitabı, oğluna neden yazdığını anlatan Uzun İhsan, bir anda yazar İhsan’a dönüşüyor zihnimizde. “Galata’da Yelkenci Hanı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi İzmir’de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? Hangimiz düş hangimiz gerçek?…” Satırlarıyla kendi benliğini sorgulayan yazar, gerçekte yaşanılması pekâlâ az bulunur bir masala baş kahraman oluyor.

Kitaptan alıntılar:

“Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg’u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?” (sf.21, iletişim Yayınları, 35. Baskı 2009, Istanbul)

“-Şimdi havanın olmadığını ve taşın boşlukta fırlatıldığını farzet. Bu durumda ne diyebilirsin? +Yoksa sonsuz hızın mı peşindesin? -Bu soruya cevap vermek için henüz erken. Aristotales Fizik adlı eserinde, boşluğun olmadığını, eğer olsaydı boşlukta yol alan bir cismin sonsuz hıza erişeceğini, bunun da imkânsız olduğunu söyler. Oysa bana göre boşluk var. Bunu adım gibi biliyorum. Böylece sonsuz hız da mümkün. .” (sf.147)

“Meyhaneci, sihirbaz, Galata ve  Kostantiniye var idi, çünkü Uzun İhsan Efendi onları düşünüyordu. İşte bu da, Rendekâr’ın en büyük hatasını ortaya çıkarıyordu: Düşünüyor olması, Uzun İhsan Efendi’nin değil, onun düşüncelerinden ibaret olan bu dünyanın varlığının delili sayılmalıydı. İşte bu nedenle bilgece,   – Düşündüğüm için ben var değilim, sizler varsınız. Sizler benim zihnimdeki düşüncelerden ibaretsiniz, diyerek ikide bir kafa bulandırıyordu.” (sf.190) 

 

Gül Özen

1985'te, Ankara'da doğdum. Uludağ Üniversitesi’nde 'Kamu Yönetimi' lisans, Viyana Üniversitesi’nde 'Siyaset Bilimi' yüksek lisans eğitimi aldım. Almanya Stuttgart’da yaşıyorum. Online tercümanlık işlerinin yanısıra, gönüllü olarak Heidelberg'te yerel gazetecilik ile uğraştım. 2019’da Sicim adlı kolektif kitapta bir öyküm basıldı. Türkçe, Almanca ve Ingilizce olarak araştırma, çeviri ve kitap çalışmaları yürütüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir