Polisiye kimliğiyle tanınan Algan Sezgintüredi yeni kitabıyla farklı bir tarzda okurlarının karşısına çıktı. Bilimkurgu denemesiyle cevaplar bulmaktan çok soru sormanın önemini bizlere hatırlatan Sezgintüredi ile Süperben‘i konuştuk.

Kitabınız yazma eylemi üzerine düşünme ile başlıyor, diyebiliriz. Yazabilmek için deneyimlemek mi gerekir, usta yazarları taklit etmek doğru mudur gibi sorular üzerine kafa yoruyor anlatıcımız. Bu kısımdan kitabın poetikası olarak söz etmek ne kadar mümkün? Siz bir yazar olarak kitabın başında geçen düşüncelerden hangisini destekliyorsunuz?

Poetikası denebilir mi, kısmen denebilir. Süperben esasen üç bölüm ve üçünün de ayrı, çok belirgin/belirleyici denemese bile kendi ‘konuları’ ve dolayısıyla kuram veya kuram denemeleri var. İlk bölüm, evet, diğerlerine bağlanmakla birlikte kendi başına da alınabilecek, yazma üzerine kendi fikirlerimin, yazdıkça, ustaları okudukça biriktirdiklerimin, kendi kendime tartışmaya, anlamaya, içlerinden bir şeyler çıkartmaya çalıştıklarımın özeti gibi bir şey. Deneme bile denebilir. Dolayısıyla ilgili fikirleri yahut saptamaları destekliyorum diyebilirim.

“Hepimiz, dışımızla içimizin karışımlarıyız.”

 

Algan Sezgintüredi

Romanda mekânların, mecraların bir baskınlığı söz konusu. Anlatıcı aslında karakterleri mekânlar üzerinden de değerlendiriyor. Örnek olarak, İshak Bey için “[o], orayla (kahvehanesiyle) vardı” diye bahsediyor. Ya da farklı bir mecradan gelen uzaylılar bambaşka karakterler. Gerçekten de mekân ya da içinde yaşanılan mecra insanın karakterine bu derecede sirayet ediyor mu?

Elbette. Coğrafya kaderdir diye meşhur bir laf var. Yaşanan yerler, oralarda “olduğumuz” için son derece önemlidir. Sadece karaktere sirayet etmekle kalmaz, algımızı da belirlerler. Ya da en azından belirleyen önemli etkenlerdendirler diyeyim; başkaları da var çünkü. Kimliğimizin oluşumunda önemli rol oynarlar. Dilimizi belirlerler. İmkân olsa, mesela klonlama olsa ve bir bebekten on tane yapılıp on ayrı yerde, tamamen aynı şartlarda yetiştirilebilse ortaya mutlaka farklı insanlar çıkacaktır. Uzaylılar için de, varlarsa tabii, aynısı geçerli. Genetik yapı, zekâ seviyesi, daha bir sürü etkenle birlikte sonuçta hepimiz, dışımızla içimizin karışımlarıyız.

Anlatıcımızın uzaylılarla tanıştığı nokta aslında bir içki masasında başlıyor. İçki masasının ortamını düşündüğümde benim aklıma; hep hoş sohbet, muhabbet, insanların duvarlarını yıkıp rahatça kendileri olabildikleri bir durum geliyor. Sizin için de böyle çağrışımları olduğu için mi böyle bir atmosfer kurdunuz ya da böyle bir atmosferi tercihinizin sebebi neydi?

Rakı sofrası, hoş sohbet, muhabbet bana bildim bileli aileyi, aile kavramının getirdiği şeyleri, huzuru, mutluluğu, güveni çağrıştırır. Kahkahalar, hep birlikte şarkılar, vesaire, çocukluğumdan çok aşina manzaralar. Artı, övülecek bir şey değil ve sonuçta zararlı elbette ama dozunda alınan alkolün duvarları belli ölçüde yıkması, her bakımdan değilse bile hiç değilse insan tanımak için faydalı bence. Kitapta geçen ‘ifşa’ için uygun bir araçtı sofra.

Romanınızda bilim-kurguya dair birçok kitap, dizi, film ya da yazar ismi geçiyor. Okurunuzdan bu referansları bilmesini mi bekliyordunuz yoksa bu kitap sayesinde böyle eserlerin var olduğunu bilmelerini sağlamak ve onları okumaya/izlemeye teşvik etmek mi istemiştiniz?

İkisi birden. Bilen, bilimkurguya aşina okurun hoşuna gideceğini, bilmeyeninse ilgisini çekebileceğini umuyorum sahiden. Sevdiğim şeyleri paylaşmayı, önemsediklerime, bilinmemelerini eksiklik saydıklarıma dikkat çekmeyi seviyorum.

“Şimdiki bilgilerimizin ötesinde, hayal edemeyeceğimiz bambaşka şeyler olabilir.”

Bilim-kurgu anlatılarına baktığımızda hep uzaylıların insanlardan birçok açıdan önde olduklarını görüyoruz. Sizin romanınızda da teknoloji gibi alanlarda insanlardan daha çok gelişmiş türler olarak görüyoruz uzaylıları. Uzaylı denince böyle bir algının var olmasının sebebi sizce nedir?

SüperbenEldeki bilimsel veriler elbette. Bugün bildiğimiz şekliyle uzayda yolculuk yapmamız mümkün değil yanılmıyorsam. Aya gitmekten bahsetmiyorum: hâlihazırda Mars yolculuğu bile son derece zor. Güneş radyasyonundan suni yerçekimine, henüz çözemediğimiz birçok sorun var. Nitekim biliminsanları, uzay yolculuğunu bizden sonra gelecek, teknolojiyle ‘zenginleştirilmiş’ bambaşka, anca atası olabileceğimiz bir insan türünün yapabileceğini öngörüyorlar. Dolayısıyla uzayın akla ziyan büyüklüğünü de işin içine katarsak onca mesafeleri alıp buraya gelebilecek herhangi bir türün teknolojik açıdan bizden çok ileri olması gerekiyor. Yahut şimdiki bilgilerimizin ötesinde, hayal edemeyeceğimiz bambaşka şeyler olabilir. Öte yandan, bilimkurgularda tasavvur edilen tarzda bir türün kalkıp gezegenimizi işgale yeltenmesi son derece anlamsız. Bizden isteyebilecekleri bir şey, evrenin hiçbir yerinde bulunmayan ama henüz bilmediğimiz bir şeyimiz yoksa tabii, olmayacaktır çünkü.

“Anlatının sınırlarını zorlamayı değil, olanaklarından yararlanmayı seviyorum.

Romanın genel anlatısı dışında, kitabın başında iç diyalog ve ortalarında da anlatıcının sürekli sorular sorduğu iç monologdan oluşan kısımlar da vardı. Bu gibi farklı anlatım tekniklerini kullanmanızdaki motivasyon neydi ve bu farklılık neye hizmet ediyor sizce?

Birinci tekil şahıs anlatımı, özellikle Süperben gibi anlatıcı, hem de ‘acemi anlatıcı’ odaklı metinler, iç monolog ve/veya diyalogları doğal olarak getiriyor. Ayrıca bu kitap özelinde, ‘esas oğlan’ Cengiz’in çizmeye çalıştığım karakteri de bu tavrı gerektiriyordu. Farklı teknikleri aynı metin içinde kullanmayı, anlatının sınırlarını zorlamayı değil, olanaklarından yararlanmayı seviyorum ve akışa, tempoya yardım ettiğini düşünüyorum.

Son olarak, siz her insanın içinde mucizeler yaratabilecek bir potansiyelin varlığına inanıyor musunuz?

Kuantum fiziği veya dünyasına göre olabilecek her şey olur. Bu anlamda mucize denen olgu, ‘her şey’in anlamını iyice kavramak şartıyla tabii, ‘gerçekleşme olasılığı son derece düşük ama sonuçta var olan’ bir olgudur. Bugün herkes, her şeyi yapabileceğine ‘inandırılıyor.’ Tüketim toplumu mu, küreselleşme mi, düpedüz kapitalizm mi, nedenini uzmanına sormak lazım. Ama bence öyle bir şey yok ve mesele denizleri yarmak türü mucize peşinde koşmak değil, öncelikle yapılabilecekleri saptamak ve yapmak, en azından yapmaya çalışmaktır. Bu açıdan potansiyel herkeste var elbette.

Süperben
Algan Sezgintüredi
April Yayıncılık
224 sayfa, 2017