25. Dünya Kitap Ödülleri Polisiye Edebiyat Teşvik Ödülü

Berkan M. Şimşek Boğaziçi Üniversitesi Tarih bölümü mezunu. Yazarlığın yanında Koç Üniversitesi Yayınları’nda yayıncılık hayatına devam ediyor. Şimşek’in ilk kitabı Leopold’un Sabunu, çalınan bir metnin başkası tarafından yayımlanması sonrası yaşanan ilginç ve keyifli serüveni anlatıyor.

Berkan M. Şimşek ilk romanı Leopold’un Sabunu, 25. Dünya Kitap Ödülleri’nde Polisiye Edebiyat Teşvik Ödülü’ne layık görüldü. Berkan Şimşek’in ilk kitabı Koç Üniversitesi Yayınları’ndan 2017 yılında, aynı yıl üniversiteler arası başarı sıralamasında on binlerce üniversite arasından 325’inciliğe sahip bir mektebimize bağlı yayınevinden çıkmış. Polisiye edebiyatın bilimsel ve teknik analizini deney kabında yapar, bilimsel kuramlar ile deney tüpünde birleşimleri karıştırıyoruz. İçimden gelen bir ses, nasıl bir sabuna bulaştı elim yüzüm, diyor. Söyleşi değil de makale mi yazsam diye fena düşüncelere sardım kafayı. Akademiye özgü cümlelerin duruşuna selam verir, kuramların kurgusuna methiyeler düzerim diye iç geçirdim. Ve söyleşimize başladık.

İlk romanınızı Koç Üniversitesi Yayınları’ndan yayımladınız. Koç Üniversitesi Yayınları’nda bilimsel, toplumsal, kültürel birçok branşın yanında “Tuhaf Etki” başlığında edebiyat dizisi bulunuyor. Tuhaf etki bırakan metinler deneysel bir edebiyat çalışması mı? Deneylerinizle ilgili biraz bilgi alabilir miyiz?

Bir metnin tuhaf olarak nitelendirilmesi onu otomatik olarak deneysel bir metin yapmaz. Ama deneysel olan metinler tuhaf olabiliyor. Aralarında öyle bir bağlantı var diye düşünüyorum. Benim bu deney olarak tanımladığım şeyin de sınırlarını iyi çizmek gerekiyor. Neyin deneysel olduğunu neyin olmadığını tespit etmek biraz zorlaşmaya başladı. Artık yazma stilimiz çok postmodern bir noktaya gitti. Benim asıl yapmak istediğim şey, deneysellik kavramıyla o sıradan okuma deneyimini değiştirmek. Bu klasik çerçeveyi nasıl değiştirebilirim, bu okuma alışkanlığını nasıl kırabilirim üzerine kafa yoruyorum. Leopold’un Sabunu daha çok giriş gibi benim için tabii. Temelinde deney olarak tabir edilebilecek dipnotlar, göndermeler, ana kurgudan bağımsız bölümler, bunların hepsi işte bu okuma deneyimini nasıl değiştirebilirim sorusuna cevap ararken kurguya eklemlenen öğeler oldu.

Olay örgüsü bir intihal vakası üzerine kurgulanmış. Yazarlar birbirinden aşırarak yazıyor ve anlatıcı da bundan mustarip, fakat anlatıcı bazı yerlerde dipnotlarla araya girerek eserini çalan Cafer Âlim’e ek düzeltmelerde bulunuyor. Metinlerarasılık mı, yoksa aşırmacılık mı der anlatıcınız? Biraz açıklar mısınız?

Kitabın başından sonuna doğru isimsiz anlatıcının fikri biraz değişmeye başlıyor. İlk başta Cafer’e karşı daha çok acımasız davranıyor, “Sen benim kitabımı çaldın, senin bu yaptığın hırsızlık,” diyor ve olaya intihal gözüyle yaklaşıyor. Kitap ilerledikçe ikisi arasında bir kimlik değişimi görüyoruz. Bir süre sonra, yazarlığın belki de en kötü taraflarından biri olan, şüpheyi hissetmeyi başlıyor anlatıcı; yani, “Bu Cafer’in düzeltmeleri belki gerekliydi, belki de hakikaten ben yazamadım, belki de benim yazdığım o kadar iyi değildi,” diye düşünmeye başlıyor. Bundan sonra intihale olan bakış açısı da biraz değişikliğe uğruyor.

Fikret Tunç karakteri aldatıldığından dolayı kız arkadaşı Neva’yı illegal bir örgütün dergisine habersiz üye yapar. İllegal örgüt sempatizanı gösterip okuldan attırmaya çalışırken Neva’nın siyasi mahkûm olarak cezaevine girmesine neden olur. Politik bir adam olmayan Fikret Tunç neden böyle bir intikam yoluna girdi? İntikam almak için Neva’nın akademik kariyerini başka şekillerde sabote edemez miydi?

Kitapta Mümtaz da benzer bir eleştiri yapıyor. “Fazla kompleks bir plan bu. Niye böyle bir şey yapıyorsun? Eminim kendini şimdi çok zeki sanıyorsundur,” diye dalga geçiyor. Bu durum biraz da Fikret’in bir şeyden tatmin olma ihtiyacıyla alakalı. Çünkü hayatta bir şeyi kaybettiğimiz ya da başarısızlığa uğradığımız zaman her şeyden önce bir şey ispatlamamız gereken kişi yine kendimiz oluyoruz. Bu da Fikret’in kendine bir şeyleri ispatlama çabası. “Ben çok karmaşık bir plan kurabilirim ve bu plan hakikaten de şeytani olabilir, almak istediğim intikamı korkunç ve muazzam şekilde alabilirim,” diyen Fikret, olayı daha basit şekilde de çözebilirdi ama onun tarzı, mümkün olduğunca karmaşıklaştırmaya çalışarak elde edeceği zaferin çok daha görkemli olmasını öngörüyordu.

Cezaevine giden Fikret, görüş gününde Neva’yla konuşurken kadın orada “Başka bir intikam yolu da olabilirdi, bunu nasıl düşündün?” diye Fikret’i sorguluyordu.

Tabii bu arada şuna da ihtiyacım vardı: metnin kurgusu için Fikret’in Neva’yı her türlü bir şekilde hapse attırması gerekiyordu.

İntihal’den dolayı Fikret de hapse düşme noktasına geliyor.

Evet. Kendisi de bunu aynı şekilde yaşıyor.

Kurgu günümüz ortamı içinde çok gerçekçiydi. Darbe girişiminden sonra birçok kişi evlilik teklifini kabul etmeyen kız arkadaşlarını Fetöcü diye ihbar etti.

Bu metni yazalı üç yıl oluyor. Bazı şeyler hâlâ aynıydı elbette ama belki de hâlâ üzerine kara mizah yapılabilecek boyuttaydı. Keşke bu kadar gerçekçi olmasaydı diyelim.

Eserinizde edebi bir absürtlük var diyebilir miyiz? Kurgu bunun üzerinden yürümüş. Fikret, Neva’yı hapse attırırken kendisinin de bu sayede illegal bir örgütün dergisine bağışta bulunduğu fikrinde. Ne düşünmek/düşündürmek istediniz?

Bence Neva’nın hapse girmesi olayı ya da oradaki siyasi arka plan benim için kurgusal bir araçtı. Neva’nın hapiste olmasına ihtiyacım vardı ki daha sonra Neva’yla yüzleştiğinde Fikret’in çok da iyi bir insan olmadığını anlayabilelim. Absürtlük kısmına gelirsek de, haklısınız, bu tip örnekleri bolca yerleştirmeye çalıştım, Mümtaz’ın kendini rakıyla öldürmeye çalışması mesela.

Eserde modern edebiyata ve postmodern tekniğe eleştiriler var. Sizin bu noktada modern edebiyata ve postmodernist tekniğe bakış açınız nedir?

Kitabın içeriği de tam bunun zıddı aslında. Postmodernist tekniği eleştiriyor ama kitapta bu teknikler kullanıldı. Hem güncel edebiyat içinde hem postmodern edebiyat içinde hem de sektör içerisinde bir şeyler görüyorsun ve bunlarla hakikaten dalga geçilebileceğini anlıyorsun. Dalga geçiyorum ama bu demek değil ki modern edebiyat, postmodern edebiyat külliyen çöptür, ben de bunun bir parçasıyım sonuçta ve seviyorum da. Hem postmodern edebiyat hem de modern edebiyat konusunda, genel anlamıyla da yayıncılık sektörü konusunda, biraz daha özeleştiri yapmamız gereken konular var sadece. Kitabı da o düşünceyle yazdım zaten.

Her ne kadar kurmaca olsa da sözleşmeli yazarlar, parayla kitap basan ve çizgisizliği ilke edinen yayınevleri var. Adını vermeyeyim ama bir yayınevi sosyal medyada ne kadar fenomen varsa toplayıp kitap yazdırıyor. Yayınevinin editöründen tutun da genel yayın yönetmenine, satış temsilcisine ve hatta müşteri temsilcisine kadar herkes kitap yazıyor. Bazı yayınevleri Avrupa’da, ABD’de son çıkan bestselleri bir an önce çevirip piyasaya sürmek için kitabı ikiye bölüp iki farklı çevirmene tercüme ettiriyor. “Kitap iyiymiş kötüymüş diye bir tasaları yok, o anki ihtiyacı karşılasın yeter anlayışındalar,” diyordunuz kitabınızda da. Bir yazar olarak sizin amacınız ne?

İlk olarak kitapta dalga geçsem de ben parayla kitap bastırma olayında sakınca görmüyorum aslında. Normal şartlar altında, herhangi bir sebepten ötürü hâlihazırda faaliyet gösteren yayınevleri aracılığıyla kitabını yayımlatamayan yazarlar için de bir alternatif sunuyor bu yöntem. Bestseller ağırlıklı yayın yapan yayınevlerinde de tuhaf bir şey yok, kitapta da bahsettiğim gibi ölen ünlü birinin biyografilerinin hemen piyasaya sürülmesinde de… Bunlar doğal şeyler, tabii ki olacak. Sadece bu yayınevlerinin, çok özenli baskılarla hayatta kalmaya çalışan yayınevlerinin önünü çok kesmemesi lazım diye düşünüyorum; bu ikisinin arasında mutlaka bir dengenin tutturabiliyor olması lazım. Sonuçta şu anda ben bu bestsellerle dönen ya da parayla kitap basan yayınevlerine baktığım zaman yine onların karşısında çok kaliteli yayınlar çıkaran ve az bilinen dillerden çeviriler yapan, şahane kitaplar yayımlayan butik yayınevlerini de koyabiliyorum. Ve bu olabildiği sürece piyasanın bu şekliyle iyisi ve kötüsüyle yürümesinde bir sakınca yok. Bunun yanında çok satanlar illa tu kaka olacak diye bir şey de yok. Çünkü ne olursa olsun insanlara okumayı teşvik eden bir yanı var. İnsan onu okuyor, sonra bir diğerini, derken başka bir tane daha diyerek bir şekilde başka kitaplara geçip kendine ait bir kitap zevki geliştirmeye başlayabiliyor.

Leopold’un Sabunu

Aslında intihal gibi ağır bir vakayı gülmecelerle, ironi ve eğretilemelerle bize anlatmışsınız. Ağlanacak halimize artık gülmeyi tercih ediyoruz. Siz yazarken kendi çelişkilerinizi ön plana çıkardınız mı?

Çok sofistike bir soru oldu. Bunun en büyük ironisi benim de bir yayıncı olmamdır. Kitapta yayıncılara ve modern sanata çok fazla eleştiri var. Ama dediğim gibi ben de sonuçta ne olursa olsun bu işin bir parçasıyım.

“Gömlek “ metafor muydu, bir sembol müydü, bunu çok düşündüm. Gömlek bir bağımlılığın simgesi yahut özgürlük algısının yok oluşu muydu, bu konuda biraz bilgi verir misiniz?

Gömlek tamamen bu kitabın ismiyle bağlantılıydı. Ulysses’te Leopold karakterinin bir sabunu var. Bir sabun alıyor eczaneden ve kitabın başından sonuna kadar bu sabun el değiştiriyor, birinin cebine giriyor, diğerinin cebinden çıkıyor. Kendine ait bir macerası var orada sabunun. Ben de benzer bir şeyi bu metin üzerinden yapmak istedim. Burada da bir metin var ve o metin birinden giriyor, sonra başkasından çıkıyor. Kimin metni olduğu belli değil, ortada bir yerde. Gömlek de bunun bir uzantısı olarak, yine birbirinden çalmayı temsil ediyor. Yani gömlek biraz da o metnin elden ele dolaşmasını temsil eden bir semboldü.

Polisiye romanlara alışık olanlar eseri okurken bir gariplik hissedecektir. Polisiye edebiyat türü ama ne polis ne dedektif uzun süre yoktu ortalıkta. Bir ara çıkar gibi oldular sonra yine görünmediler. Bu kurguyu polis karakterlerini bu kadar az kullanarak nasıl oluşturdunuz?

Ben kafamda ilk başta polisiye kitap yazıyorum diye yola çıkmadım. Masanın başındayken kafamda bir kurgu vardı ve o kurgu yazdıkça biraz daha polisiyeye yaklaşmaya başladı. Polisiye öğelerinin azlığı ya da kitabın farklı bir polisiye tarzı olmasının sebebi, ilk başta bu amaçla yazılmamasıdır. Daha sonra kendini bu şekilde konumlandırdı.

Ahmet Ümit, Arthur Conan Doyle, Agatha Christie’yi okuyunca polisiye olduğunu anlıyorsun hemen. Ben kitabı ilk okumaya başladığımda kafamda ilginç sorular belirdi, acaba benim anlamadığım, kaçırdığım şeyler mi var diye. Polisiye edebiyat alanında tam bir deneysel çalışma olmuş. Ve de ödüle layık görülmüş. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? O ödüle layık görülmüş olması sizi şaşırttı mı?

Bu kitabımla polisiye edebiyat ödülü almış olmakla da çok onur duydum. Farklı bir tarzda polisiye de yazılabileceğini de iyi kötü göstermiş oldu.

Okur da taşlamalardan payını almış. Kendini entelektüel sanan birkaç sosyal medya eleştirmenin (!), blogcunun yorumunu okuyan düz okur kitlesi de bu yorumların etkisiyle o kitapları merak edip alıyor ve bu kitaplara methiyeler düzüyor. Hak etmeyen insanları bir anda üne kavuşturuyoruz. Okurun okuma niteliğini ve alışkanlığını eleştirmek istediniz mi?

Hepimiz yönlendirilmeye müsaitiz. Kaliteli okur ya da kalitesiz okur ayrımı yapmak imkânsız gibi bir şey, aradaki sınır günümüzde çok muğlak. Tüm okurlar bu yönlendirmelere ve manipülasyonlara açık. Bir kitap çok okunduğunda hakikaten çok merak ediliyor nedir bu acaba diye. Kalkıp kimseyi suçlayamazsın, niye beni okumuyorsun, ben daha kaliteliyim, diye. Ne olursa olsun o yargıyı veren yine okur oluyor.

Araf Yayınevi’nin sözleşme maddelerinden biri de şu: “Bu kitabın ömrü iki yıldır.” İki yıl içinde satılmazsa ya yazara satılıyor ya da vergiden kurtulmak için yakılıyor. Neden böyle acımasız piyasa koşullarını dayatıyor? Araf Yayınevi ve türevlerine göre edebiyat bir araçtan mı ibaret?

Yayınevinin amacı ne kadar yüce olursa olsun sonuçta kendini döndürebilmek için para kazanmaya ihtiyacı var. Araf Yayınevi bunun daha uç bir örneği. Her yayınevinin kendini korumak için yapacağı belli şeyler vardır. Araf Yayınevi’ni de suçlamak çok doğru bir şey değil. İki sene elbette çok kısa bir süre bir kitabın satmasını beklemek için. Ama ticari açıdan bakıldığında gayet kârlı ve mantıklı bir iş. Kültürel misyonlarının yanında yayınevlerinin ayakta kalmak zorunda olan kuruluşlar olduğunu da unutmamak lazım. Belirli ticari kararlarının olması gerekiyor haliyle.

Zaman akışı tersten işliyor. Kronoloji tepetaklak olmuş durumda. Okurla oynamayı, okuru şaşırtmayı seviyor musunuz? Bazı geçişler bilmece gibi, okurken ipucu arıyorsun. Sonra pes edip devam ediyorsun. Postmodern edebiyatın eleştirisini yaparken de postmodern teknikten yararlanıyorsunuz. Yazar kitabı yazarken nasıl emek veriyorsa okur da okurken emek vermeli diye mi düşünüyorsunuz?

Asıl amaç sıradan okuma deneyimini kırmak. Onun dışında deneysel edebiyata şöyle bakıyorum: göndermeleri esere koyarsın ama okurun o eserden zevk alması, bu göndermeleri anlayıp anlamamasına bağlı olmamalıdır. Yani o göndermeyi anlamasa hatta sezmese de metinden keyif alabilmelidir. Eğer gönderme olduğunu bulur ve sezerse o buna fazladan bir keyif vermelidir.

Sizce bir gün intihal, “parodi, pastiş, kolaj, montaj, zorlama, dayama… “ kavramlarıyla masumlaştırılacak mı?

Şu an biraz öyle, kitabın çıkış noktası da biraz buydu, var olan metinlerin ne kadar özgün olduğu sorusu. Şu anda da metinlerarasılık diyerek intihal metinleri teknik olarak okurlara sunabiliyoruz. Aynı şekilde “Ben burada bir saygı duruşunda bulundum, orijinal metne değindim; ben buna da gönderme yaptım,” diyebiliyoruz. Bunları kullanarak intihalin altından kalkmak mümkün. Bu kötü bir şey mi, o da tartışılır sonuçta.

Yayınevlerine çevirmenlik yapıyor musunuz hâlâ?

Evet, Koç Üniversitesi Yayınları’na bir çeviri yaptım. Bir süre önce Monokl Yayınları’na bir çeviri hazırladım. Teklif gelirse yapmaya çalışıyorum çevirmenlik.

Keyifli sohbetiniz için teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim.