Aslı Tohumcu, Eros’un oklarını ele geçirip mizahi bir aşkın romanını kaleme almış. Yayı geren de gevşeten de bir, yani Aslı Tohumcu… E haliyle aşk deyince beklentiler yükseliyor ama öyle bildiğiniz “Leyla ile Mecnun” aşkı değil, “Dişi” adını verdiği bir kadının aşk serüvenini yazmış. Mitolojide Eros’un iki oku vardır: biri altın olup aşkı yakan; biri de kurşun olup aşkı bitiren. Aslı Tohumcu’nun okları sadece Dişi’ye mi isabet ediyor yoksa başkalarına da –eleştiri- okları isabet ediyor mu göreceğiz.

Aslı Tohumcu’nun yeni çıkan kitabı “Durmadan Leyla” hakkında bir söyleşi yaptık. Yay gerilmeden, ok parmaktan çıkmadan önce, bende bir küçük öykü anlatayım: “Yaramaz Eros bir keresinde bir kovandan bal aşırırken arı sokar, Afrodit’e bu kadar küçük bir yaratığın nasıl bu kadar acı verdiğini sorduğu zaman, Afrodit de onun da  küçük olduğunu ama çok daha derin yaralar açtığını söyler.”

Eros’u mitoloji’den bir karakter olarak tercih etmenizdeki amacınız neydi?

Romanın başrolündeki Dişi, kentli, orta sınıf bir yazar. Roman da, Dişi’nin çalışma yaşamı ve edebiyat kariyeri üzerine olduğu kadar, aşk hayatı ile cinselliği üzerine de kurulu, biliyorsunuz. Dişi’nin aşk hayatıyla ilgili hayal kırıklıklarını nasıl daha esprili bir şekilde anlatabilirim diye düşünürken, aşk tanrısı Eros’u kullanma fikri geldi aklıma. Eros, tanrılığın verdiği rahatlıkla, gökyüzündeki mevkiinden Dişi’nin yaşadığı coğrafyadaki hem politik duruma hem de başta kadın-erkek ilişkileri olmak üzere, birçok konudaki ikiyüzlülüğümüze dair laf söyleyebilirdi, bana da geniş bir mizah alanı açılırdı. Bu düşünceyle ve ihtiyaçla girdi Eros romana, iyi ki de girdi. Epey renkli bir karakter oldu. Ayrıca bu sayede edebiyatımda bugüne kadar ısrarla sürdürdüğüm sert uslubu kırdım, okuyucuma ve kendime nefes aldırdım. Gülmeye de ihtiyacımız var çünkü, hem de epey bir ihtiyacımız var. Bu romanla, bu ihtiyacımızın en azından bir kısmını karşıladım sanırım.  

Sözde hocaların vaazlarında bile cinsellik bu kadar çok konuşuluyorken; çocuklarımızın ellerinde ipadlerle cinsel içerikli sitelere sınırsız erişim imkanı varken; billboardlarda ve reklamlarda kadının cinselliği görsel olarak sunuldukça fazlaca mizah taşıyan aşk romanınızın tabusal bir alana dokunduğunu düşünüyor musunuz?

Ne yazık ki öyle bir durum var, evet. Kadın cinselliğinin, bu konudaki sıkıntıların ya da taleplerin dile getirilmesi, hele de kadınlar tarafından dile getirilmesi hâlâ zor. Cinselliğin kadın için hazdan ziyade anneliğin kutsallığına erişmesi için bir araç olarak görülmesi de ciddi bir sorun. Üstelik, sadece sözde hocaların vaazlarında değil, sözde aydın birtakım “erkek”lerin beyanlarında da kadın cinselliğinin tabu olduğunu görüyoruz. Örneğin, 8 Mart Gece Yürüyüşleri’nde açılan pankartlara verilen tepkilerde tecrübe ediyoruz bunu bir süredir. ”Diktatör değil vibratör istiyoruz” türü sloganlara nedense başta “solcu”, “entelektüel”, “erkek” çevreler aşırı tepki gösteriyor. ”Kadının başka derdi yok mu?“ diye soruyorlar. Bazı sorunlar, meseleler, sizin dediğiniz sözde hocaların gözünde tabu; ama güya “bizden” olan cenahta da lüks, gereksiz kaçıyor. Kadınların dertlerini ya da hangi dertlerin önemli, hangilerinin önemsiz olduğunu, kadının hangi alanlarda özgürleşmesi gerektiğini erkeklerden öğrenecek değiliz. Bütün kafaların değişmesi gerek. Sorunuzun başında yaptığınız saptama, aslında cinsellik konusunda da ne kadar ikiyüzlü olduğumuzun altını çiziyor. Bu da sorunun bir parçası. Erkeğin bakışını değil de, kadının ne giydiğini, ne zaman nerede dolaştığını sorgulayan zihniyeti yıkıp yeniden sağlıklı ve doğru bir şekilde kurmak gerekiyor.

Kadının da söylem özgürlüğü var. Kendi cinselliğine ait sorunları dile getirebilir.

Elbette, ama işte görüyorsunuz, hâlâ “kadının da” diyoruz. Cinsel ya da duygusal ilişkinin her türünün, o ilişkiyi yaşayan kişileri ilgilendirdiğini, o kişilere özel ve mahrem olduğunu bilmemekte, öğrenmemekte ısrar ediyoruz. Hâlâ “erkeğin elinin kiri”, kadınınsa ayıbı, namusu bilmem nesi… İnsanlar cinselliği tek başlarına yaşamıyorlar ki! Kadının apışarası politikacılar tarafından bile rahat bırakılmadığı için, evet, tabusal bir konuya dokunmuş oldum. Bireylerin ama özellikle kadınların aşkı bildikleri, istedikleri gibi yaşama özgürlüklerini kullanmalarına destek olmak açısından, bu konudaki ifade özgürlüğümü kullandım Durmadan Leyla’yı yazarak. 

Eros uzun süredir attığı okların isabet etmemesinden muzdarip. Bu muzdaripliği aşkı da cinselliği de öldüren tek gecelik ilişkilere ve evlilik kurumuna bağlıyor. Eros’un aşk tarifini açıklar mısınız?

Benim Eros’umun aşk tarifini şöyle özetlemek mümkün: Eros aşkın da, ilişkinin de iki kişilik, üç kişilik, artık kaç kişilikse o kadar kişilik olduğunu ve bir kadınla erkeğin, iki kadının veya iki erkeğin arasında yaşanabileceğini biliyor, buna inanıyor. Bu konudaki yönelim ve tercihlerin kişileri bağladığına ve kimseye laf düşmeyeceğine de inanıyor. Coğrafyamızda cinsel bir devrim yapma isteği uyanıyor içinde zaman zaman mesela. Herkes dilediğince sevişirse ve rahatlarsa, kadınların da rahat bırakılacağına, özgürleşeceğine inanıyor. Dişi’nin aşk hayatını, yaşadığı coğrafyadan bağımsız düşünmek mümkün değil. Bu durum roman kişileri dışında, gerçek hayat kişileri için de böyle. Bunun dışında Eros, Dişi’yle dalgasını da geçiyor. Dişi genel olarak sohbet edebildiği, belirli bir anlayışı ve kavrayışı yakaladığını sandığı erkeklere âşık oluyor. Fakat sonradan ya duygusal ya da cinsel olarak bir şeyler feci ters gidiyor. Dişi’nin hüsrana uğramasına Eros yer yer kızıyor, yer yer hak veriyor. Kızdığı noktalarda da bir erkeklik eleştirisi yapma imkânı buluyor. Aşkta hazzın, sadece erkeğin değil kadının da hakkı olduğunu düşünüyor örneğin.

Eros, aşkın ve cinselliğin ataerkil temsilcisi dersek, anlatıcının dili fallus merkezlidir diyebilir miyiz?

Romanda Eros, cinsiyetçi bir dil kullandığı yerlerde, Haberci tarafından ikaz ediliyor. Haberci, “Şöyle demeyelim”, “Şu bölümün başlığını değiştirelim, aman şu cenahı kızdırmayalım”, “Feminik değil, feminist” tarzı uyarılarla yapıyor bunu.  Kullandığı dilde hatalar olsa da, bakış açısının özü doğru Eros’un. Ama elbette tanrı olmanın verdiği bir özgürlük de var Eros’ta, işine geldiği gibi davranabiliyor. İktidarın ve otoritenin verdiği güçle, o büyüklenmeyle gözü karararak, bazen kendisiyle çelişik, çok düşüncesizce konuşabiliyor. Bu da günlük hayatta kullandığımız eril ve cinsiyetçi dili, cinsiyetçi düşünce kalıplarını eleştirme imkânını verdi bana. Haberci, daha cinsiyetsiz ve Dişi’den yana olduğundan mıdır, Eros’u sürekli uyarıyor ama Haberci’nin de Dişi’nin coğrafyasındaki iktidara dair kaygıları var. “Aman vajina demeyelim”, “Aman başkanlarının adını ağzımıza almayalım, kimseyi başımıza bela etmeyelim” türü kaygılar bunlar. İlkine Eros sinirleniyor, “Vajina demeyelim de kulak mı diyelim” diye karşılık veriyor. İkinci konuda Haberci’ye katılıyor, o da bulaşmak istemiyor. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Romanın Eros ve Haberci gözünden anlatılan kısımlarında fallus merkezli demeyelim de, Eros’un tanrı ve erkek olmasının verdiği sözde bir rahatlık var. Eros bu durumla da dalga geçiyor. Kadın anlatırsa    sıkıntı olur, biz anlatırsak olmaz yorumunu boşuna yapmıyor Eros.

Eros’un dizinin dibinden ayrılmayan tebaası var, bu tebaa Eros’un yönetiminden rahatsız ama aşk tanrısına karşı ayaklanmıyor. Eros’un tebaasını ayaklandırmayı düşünmediniz mi?

O bambaşka bir roman olurdu. Aslında tebaayı ayaklandırmayı değil de, Evren’le Başak’ı da Eros’un makamına çıkartmayı ve bir hesaplaşma, yüzleşme anı yaşatmayı düşündüm ama romanın merkezinde Dişi’nin olması önemliydi. O yüzden başta belirlediğim rotadan çıkmadım. Yalnız tebaayla ilgili şu da var: Tebaa Eros’tan hem şikâyetçi hem aşırı bir hayranlık besliyor ona karşı. Yeri geliyor Eros’un paçalarından şehvetle yukarı tırmanıyor veya ağdasını yapmak için birbirlerini eziyorlar. Bir yandan da çok darlanmışlar. Tuhaf bir işçi-işveren ilişkisi var aralarında, ne vazgeçebiliyorlar ne de isyan edebiliyorlar; arada laflarını dokundurup götürdükleri bir düzen kurmuşlar. İdare ediyorlar Eros’u.

Kitabınızı erotik bir romanmış gibi okuyan okurlarınız oldu mu yoksa genel görüş mizahi bir aşk romanı olarak mı okunduğu? Sizin buna dair düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Bana ulaşan yorumların çoğu mizahi bir kadın ve aşk romanı olarak okunduğu. Ama erotik roman gözüyle okuyanlar da olmuş, olacaktır da. Bazı erkek okurlardan bu yorumu duydum. Hatta iki üç erkek okurum babamın roman hakkında ne düşündüğünü sordu. Babamın romanı arkadaşlarına tavsiye ettiğini duyunca da durumu “hayretle” karşıladılar. Başı dertte olan ben değilim, merak etmesinler. Ayrıca bir kitap yayınlandığı zaman sizden çıkar; artık okuyucunundur.

Ben mahrem konulardan dolayı kadınlardan eleştiriler gelmiş olabilir, diye tahmin etmiştim.

Kadın ya da erkek, her okuyanın ne düşündüğünü, hissettiğini bilemem tabii, ama romanın cinselliği ele aldığı kısımlarla kadınlar genel olarak dalgalarını geçiyor ya da ağlanacak halimize gülüyoruz diyorlar. Dişi’nin her seferinde bir umutla kalkıştığı türlü aşk macerasında yaşadığı fiyaskolar bana da erotik olmaktan ziyade komik geldi, geliyor açıkcası. Ama az önce de dediğim gibi, roman artık okuyucunun.

Söyleşilerde hep yazarlara sorarlar: “Bu karakter siz misiniz, kendi hayatınızı mı anlattınız?” Dişi’nin dış özelliklerine baktığımızda da kendi fiziksel özelliklerinizi tarif etmişsiniz. Neden kendinizi karakterin yerine koydunuz, bu konuda aklınızdan ne geçiyordu?

Bütün kitaplarımı önden okuyan editör bir arkadaşım, Durmadan Leyla’yı da önden okudu. Kitapla ilgili yorumuna, “Çok güldüm, çok eğlendim, Dişi’ye âşık oldum” diyerek başladı. Bir ama gelecek diye bekledim ve geldi de. Ancak hiç beklemediğim bir yerden geldi: “Ama geçmişte şiddeti neden ya da nasıl bu kadar içerden yazdığını sormayanlar, neden böyle bir roman yazdığını sorabilirler. Dişi’yle benzeşen yanların yüzünden bu romanı senin hatıraların olarak okuyabilirler, buna hazır mısın?” diye sordu bana.  Buna ve başka birçok şeye daha, geçmiş deneyimlerimden hazırdım. Evet, her roman ve hikayede yazarından bir parça vardır. Dişi fiziksel olarak bana benziyor. Yazdıkları da benim edebiyatımı andırıyor. O anlamda kendi malzememi kullandım. Dişi’nin yazarlığıyla, edebiyattaki duruşuyla dalga geçerken, kendimle dalga geçiyor olmak hoşuma gitti. Onun dışında Dişi’nin çalışma hayatı ya da aşk hayatındaki olaylar münferit şeyler değil, birçok kadının başından geçmiş, birçok kadının dertli olduğu şeyler. Konuşulan ama belki kağıda dökülmemiş meseleler. Zaten o yüzden Dişi’nin adı Ayşe, Fatma değil de Dişi. Kahramanı güya anonim ama bütün kadınlara malolacak bir hikayesi var bu kahramanın… Magazinel bir durum çıkmaz yani bu romandan.

Kadınların mastürbasyon yapması çoğu erkeğin gözünde karşı cinste cinsel istek uyandırmak ya da kadının cinsel bir doyumsuzluk hali olarak görünür. Ama kitabınız bunun altında yatan başka nedenler olduğunu gösteriyor. Erkeklerin iktidarsızlık ve erken boşalma sorunu; dokunmayı, ön sevişmeyi becerememesi yani sevişmeyi bilmemesinden kadına orgazmı yaşatamaması sorunu var. Romanınız erkeklerin gizli gündemini dile getirmiş, söylenmeyenleri erkeklerin yüzüne tokat atar gibi söylemiş diyebilir miyiz?

Güzel bir saptama. Bunu söyleyebiliriz, evet. Kadın mastürbasyonunun sadece erkeğin fantezisi olması ya da kadının bir türlü doymadığı anlamına gelmesi, kesinlikle heteroseksüel erkeklerin çarpık bakış açısından ya da aşırı kendine güveninden kaynaklanan bir durum bence. Dişi, roman boyunca kendi hazzına odaklı yaşıyor. Ön sevişmeyi bilmeyen, karşısındaki insana haz veremeyen, hatta bunu verip vermediğinin bile farkında olmayan erkeklerle karşılaşıyor. Orada hem bir yaraya parmak basıyor hem de bunun mizahını yapıyor. O yüzden doğru zaten saptamanız. Bizi erkeklerin fantezileri ilgilendirmiyor ama, bizi hayatta ve aşkta doyup doymadığımız ilgilendiriyor, ilgilendirmeli.

Dişi, aşk için uzun bir arayışa çıkıyor. Eleştirmen, yazar, şair, avukat, reklamcı öğretmen, lise aşkına kadar birçok erkekle gönül sevdası ve cinsel ilişkisi oluyor. Dişi’nin bu ilişkileri, okurun gözünde eleştirilerin hedefi haline gelmesine sebep olabilir mi?

Aşk ilişkisi, eski Türk filmlerinde gösterildiği gibi, sevenlerin birbirini bir ağacın etrafında kovalamasından ibaret değil. Aşk ilişkisinin elbette bir cinsellik boyutu da var. Bunu romanım üzerinden eleştirmek mümkün tabii ama bence insan doğasını reddetmek gibi manasız bir şey olur. Bir romanı yazarken bir niyetle çıkarsınız yola ama o niyetin ne kadarı geçer okuyucuya, orası bir kumar. Ben bir kadın romanı yazdım, bunu erotik roman olarak da okuyan çıkıyor işte, bir mizah romanı olarak da. Alkışlayan da çıkar, eleştiren de.

Erkek gözüyle okuduğumda erotik bir roman değil kesinlikle.

Benim bakış açıma göre de değil. Ama tabii, bizim toplumumuz genel olarak, kadının gözünü bir erkekle açmasını ve o erkekle kapamasını bekliyor. Evlenmeden önce birkaç erkek tanıyayım, evlendikten sonra yürümezse boşanayım türü düşünceler toplumun büyük kesimine hâlâ ters. Hâlbuki insanların deneyime, neyi istediklerini anlamaya ihtiyaçları var.       

Dişi gazetede çalışırken yazı işleri müdürünün tacizi üzerine de istifasını basıyor. İşte o zaman Dişi’nin tüm ilişkilerini duygularını katarak yaşadığına kanaat getirdim. Tanıştığı erkeklerin hepsi kendi özgür tercihiydi diyebilir miyiz?

Taciz olayını ifşa edebilirdi Dişi ama ifşanın bir işe yaramayacağını, herkesin bu tacize katlandığı bir ortamda meslektaşlarından destek göremeyeceğini ve yalnız kalacağını düşündüğü için, istifa edip o ortamdan uzaklaşmayı seçti. Bianet’ti sanırım, 2017 sonunda, basın yayın sektöründe çalışan kadınlarla ilgili bir araştırma yayınladı. Bu araştırmada gördük, tacize uğrayan kadınların pek azı bunu ifşa edebiliyor. Nedenler basit, anlaşılabilir: İşini kaybetmemek, tepki çekmemek, destek bulamayacağı ya da suçun üzerine kalacağı endişesi…  Bu sadece kültür-sanat sektöründe olan bir şey değil üstelik, birçok sektörde yaşıyor bu sıkıntıyı kadınlar. Sorunuza dönecek olursam, Dişi duygularını fazla fazla katarak yaşıyor hayatını ve evet, birlikte olduğu erkeklerin hepsi kendi tercihi. Denedi, yanıldı, gene denedi.

Dişi’nin çalıştığı gazetede tacize uğraması, yayın dünyasında kariyer basamaklarını çıkamaması ve kadın olduğundan daha birçok sorun yaşaması kitapta anlatılmış. Yayın dünyasında kadınlara karşı rahatsız edici tavır ve davranışların yaygın olduğunu söyleyebilir miyiz?

Düşünceyle, yaratımla uğraşan erkekler taciz etmez, hak yemez vs. düşüncesi yanlış bir düşünce ne yazık ki… O açıdan, bahsettiğiniz gibi bir eleştiri var Durmadan Leyla’da. Ama kadınlar her sektörde manasızlıklarla, aptallıklarla, engellerle, haksızlıklarla, cinsiyetçilikle mücadele etmek zorunda kalıyorlar, sadece yayın dünyasında değil. Taciz dediğimiz şey sadece fiziksellik içeren bir şey olmak zorunda değil üstelik, bazen bir bakış, bazen aptal, belden aşağı bir şaka da tacizdir. Tacizin hangi camiada daha yoğun olduğunu da bilemiyorum tabii, ama bu roman bana en azından bu alanda bazı eleştirileri dile getirme imkanı verdi, iyi de oldu sanki.

Dişi’nin güçlü yanları fazla görünmüyor. Biraz aciz durumda kalmış, duyguları örselenmiş, aşık olayım derken sonu hep hüsranla sonuçlanmış. Dişi’nin karşı duruşu bence son sayfalarda ortaya çıkıyor ve kendi manifestosunu söyleyerek son noktayı koyuyor. Dişi’nin direnişini neden sona sakladınız?

Dişi, çok uzun süren bir evlilikten çıkmış bir kadın. Yıllarca hep aynı erkekle duygusal ilişki kurmuş, hep aynı erkekle sevişmiş, boşanmak da hatırı sayılır bir travma çünkü sıfırdan başlamak demek… O evliliğin yaralarıyla, iyi kötü tecrübeleriyle tekrar âşık olmak istiyor ve bence bu da bir güç gerektirir. Âşık oluyor, değişik değişik, sıkıntılı, duygusal ve cinsel deneyimler yaşıyor. Çalışma hayatında da zorluklar bitmek bilmiyor. Dişi de her insan gibi yaşaya yaşaya, biriktire biriktire bir patlama noktasına geliyor. Günde günde geliyor masaya yumruğunu vurma noktasına ve o noktada da, aşk tanrısının katına çıkıp “Eros sana diyorum, erkeklik sen anla” diyerek kendi manifestosunu dile getiriyor. Roman boyunca yaşadıklarına değinerek, üç kişiyle de olurum on üç kişiyle de, kadınla da erkekle de diyor, şortta da giyerim, tanga da, paçalı don da. Bunlar sadece ve sadece beni ilgilendirir diyerek, aslında hem romana gelecek eleştirilerin önünü tıkıyor hem de bir kadının olarak özel hayatına gelecek    yorumlara peşin peşin cevabını veriyor. 

Eros, Dişi’yi devamlı kazanından izliyor, bir nevi röntgenci gibi. Peki “Büyük Birader” gibi bir varlık mıdır Eros?

Dediğiniz gibi düşünmemiştim aslında Eros’u. Gözetleme anlamında bir tür Büyük Birader denebilir belki ama, Eros Dişi’yi kısıtlamıyor, hayatına müdahale etmiyor, daha çok yorum yapıyor. Dışarıdan maval okuyor diyelim. Haberci, Dişi’yle Mengü’yü kavuşturması için yalvarıp durduğu halde Eros sadece seyrediyor, yorum yapıyor, eleştiriyor, yani bir yerde akışına bırakıyor. Tam müdahale edeceği noktada, Dişi zaten ipleri eline alıyor ve bir atakla kendisine karışılmasını imkânsız kılıyor. Aslında Eros, Büyük Birader tavrından farklı olarak, Dişi’nin özgürleşmesini, mutlu olmasını, her açıdan tatmin olmasını istiyor.                                                                                   

Kadınlar yazar olunca neden ya aşk ya da çocuk kitabı yazarı olarak düşünülüyor. Kadınlar akademik kitap yazamaz mı?

Kadınlar söz konusu olduğunda, her alanda böyle bir önyargı var. Kadınsan ve doktor olacaksan mesela, göz doktoru veya çocuk doktoru ol. Temiz iş. Niye cerrah olacaksın! Saatlerce ayakta kalacaksın; acil çağıracaklar evden, kocan çocuğun bekleyecek, aile hayatın bozulacak. Ya da kadınsan öğretmen ol, sanki çok kolay bir meslek öğretmenlik, ama işte günü, saati belli diye herhalde. Kadınlar her mesleği yapabilecekleri gibi, yazar kadınlar da her şeyi yazabilirler. Benim de başıma geldi birkaç defa. Kızım bir öğretmenine benim annem yazar demiş, tanıştığımızda öğretmen bana, aşk romanları mı yazıyorsunuz, diye sordu. Artık tipime bakıp mı karar verdi, kadın olduğum için mi bilmiyorum. Kadınlar yazsa yazsa tatlı şeyler yazar, siyasete, akademiye girmez gibi bir düşünce var. Ama bunun aksini kanıtlayan bir dolu isim de var kadın.

Sohbetiniz için teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim.

Aslı Tohumcu
Durmadan Leyla
İletişim Yayınları
2018
188 sayfa