Genel

Aşkın Doğuşu

Stendhal, “Aşk Üzerine” adlı eserinde, bu duygunun doğuşunu son derece güzel bir şekilde anlatmıştır. O­nun tanımlanmasının esas çizgilerini almakla beraber, insanın kendi üzerinde ve başkaları üzerinde yapıla­bilmiş gözlemlerden de bir şeyler katmak gerekir.

1. Her aşkın temelinde, bir şiddetli sarsıntı (şok) vardır ki bu ya hayranlıktan, ya da bir anlaşma yarat­mış veya bir cinsel istek doğurmuş herhangi bir olay­dan meydana geliverir. Wronsky, trende derin derin düşünerek ve kendi kendine: “Şu Madam Karenin çok güzel… Ya o bakışla, ne demek istiyordu acaba?” di­ye sorarak iner. Charles Grandet, kuzeninin yaşamı­na, acı çekmenin verdiği romantik üstünlükle dolu bu­lunduğu bir akşam, girmiştir. Kız, onu bütün ömrü bo­yunca sevecektir artık.

2. Şiddetli sarsıntı dikkati birine çevirdikten son­ra, onun yokluğu aşkın doğuşuna pek elverişli bir or­tam yaratır. Alain diyor ki: “Kadınların büyük gücü, geç kalmamaktan ve gelmemekten doğar”. Çünkü ya­nımızda bulunmaları, bizi ilk anda çarpmış olanların zayıf taraflarını, eksikliklerini hemen ortaya çıkartı­verecektir. Oysaki yokluğunda, sevilen insan, hemen bütün kusursuzluklara büründürülüveren bir yaratık halini alır. İşte Stendhal’in Kristalleştirme dediği ey­lem, budur. Kristalleştirmeyle, sevilen insan olduğundan bam· bamka, çok daha üstün bir kişiliğe büründürülmüş olur. Ve işte bunun içindir ki Proust, aşkın öznel (süb­jektif) olduğunu ve gerçek yaratıklara değil, kendi ya­rattığımız yaratıklara aşık olduğumuzu söylemiştir. Fakat bu düşünce, haklı olarak duyulan hayranlık için, doğru olmaktan çıkar; doğal bir pırlanta üz_erinde kris­talleştirme yapılamaz. Fakat kusursuz pırlanta pek az bulunan bir şeydir.

3. İlk kristalleştirme eylemi tamamlandıktan son­ra, ikinci bir karşılaşma aşk bakımından hiçbir tehlike yaratmayabilir, çünkü heyecanımız o derece olacaktır ki, gerçek yaratığı, karşımızda olsa bile görmemiz im­kanı bulunmayacaktır. Onun yerine, kristaleştirdiği­miz yaratığı koyacağız. Ağzından çıkan alelade sözleri duyamayacağız; aklının da, kalbinin de zayıf taraflarına hiç dikkat etmeyeceğiz. onu görünce duyduğumuz se­vinç, her türlü şaşkınlıktan uzak, çünkü tamamiyle iç­ten gelme bir sevinç olacaktır.

Aşkın Doğuşu

4. İşler bu durumda kaldığı sürece aşk mutluluktan başka bir şey getirmez ama, bir ateş, beslenmezse, yanmaz ve bu doğmakta olan ateş, pek de hafif olsa, bir umut soluğuyla üflenmedikçe, canlandırılmadıkça sönmeye hazır bir ateştir. Cesaret verici belirtiler ba­kımından aşık, hiç de güç bir insan değildir. Bir ba­kış, hafif bir el sıkış, biraz acele verilmiş bu cevap, onu hemen umutlandırıverir.

5. Bu belirtiler apaçık ve devamlı olduğu zaman, karşılıklı bir aşk doğabilir ki, bunun kadar güzel bir şey yoktur, fakat bazen de güvenlik duygusu ve kar­şısındakinden emin olma bu aşkı öldürür. Pek çok er­kek ve kadında aşk, başlangıçta kuşkuyla veya daha doğrusu birbiri ardından gelen umut verişler, soğuk davranışlarla beslenir. Çok zaman bu değişik davranış­lar, duygulardaki hiçbir gerçek dalgalanmanın yansı­ması değildir. Çekingenlik ve utanç duygusu, ilgisizlik­ten ileri geldiğini sandığımız bazı davranışlara sebep olabilir. Başağrısından, fazla sıkı bir kemerden, kaç­mış bir çoraptan doğan can sıkıntısında biz, ancak aşıklara ve polislere özgü o dikkatle, bir olumsuz be­lirti görmüşüzdür. Fakat aslında bir aşığı kaygılandır­maya, en önemsiz bir şey bile yeterlidir. O, bakışları, sözcükleri, davranışları inceden inceye izler, araştırır. Bunlardan gizli anlamlar bulup çıkartır, yaratır. Bu kadar sert bir davranışı haketmek için nasıl bir ku­sur işlediğini bulmaya çalışır. Bunun nedenini ne ka­dar az anlarsa (zaten anlayacak bir şey yoktur orta­da) sevdiğini de o kadar çok düşünür ve aşkı o dere­ce kök:eşir, derinleşir. Kaygıdan doğan aşk, kopartma­ya çalışanın çabalarıyla bütün bütün etine batan di­kenlere benzer.

6. Bundan şöyle bir sonuç çıkartabiliriz ki, cilve, yani bir yüz verme, bir kaçma, oltayı uzatma, çekme ve sonra tekrar uzatma oyunu bir aşkı uyandırmak ve sürdürmek için biçilmiş kaftandır. Tıpkı kendisine uza­tılıp sonra çekiliveren bir yumağı sıçrayıp· yakalama­ya çalışan kedi yavrusu gibi, genç bit av olan deli­kanlı da cilveli kadının kışkırtmalarına kapılıverir. Ka­çanı kovalamak ve sunulandan kaçmak doğal ve ne­deni kolayca anlaşılır bir davranıştır.

7. Fakat fazla uzatılan cilve, aşkı öldürür. Uzun süre kimsenin elde edemediği ünlü cilve ustası Madam Recamier, Benjamin Constant’ı kendisine aşık etmeyi aklına koymuş ve bunda gerçekten de başarı sağlamış. Ona, “Cüret ediniz!” demiş ve bu umut, olgun adamı hemen çocuklaştırıvermiş. “Sevilmiyorum ama, onun hoşuna gidiyorum,” diye düşünmüş. Fakat bu oyunun içyüzünü anlar anlamaz acı çekmiş : “Hiç böylesine cilveli birine ras- amamıştım ben: Bir felaket!” demiş ve daha sonra da : “Tanrım! Ondan nasıl da nefret ediyorum!” diye yakınmış. Sonunda kristalleştirme ey­leminin tamamen tersi oluvermiş : “Gerçekten de vaz­geçiyorum ondan. Bugün bana cehennem azabı çektir­di. Bu kadın, beyinsizin biriymiş, bellekten, ayırdetme yeteneğinden, seçme yeteneğinden yoksun bir buluttan ibaretmiş aslında.” Demek oluyor ki cilve, aşırı kaça­biliyor. Celimene beşinci perdede, başlangıçta ak­lının ve güzelliğinin çevresine topladığı bütün kişiler tarafından terkedilir.

Aşkın Doğuşu

8. Eğer, doktorun ameliyat ettiği bir hastanın, ci­ğerlerine sırasıyle boğucu bir gaz ve oksijen vermesi gibi, cilve yapan kadın da sert davranışlarına hasta­sını öldürmemek için yeterince umut katacak olursa bu acımasız oyun, karşı konması imkansız hale gele­bilir. Fakat oynamalı mıdır? Öyle sanıyorum ki, ka­dınların ve erkeklerin içinde en iyileri, ci’venin kendi­lerine hemen hemen mv.tlak bir şekilde sağlayacağı üs­tünlüklerden, kah aşk, kah iyilik uğruna vazgeçerler : “Size aşkımı açıkça söylemekle kendimi tamamen el­lerinize verdiğimi biliyorum ama, bunu yapmak hoşu­ma gidiyor,” demek de bir büyüklüktür. Eğer karşıda­ki bu güveni haketmiş biri değilse, o vakit ona zaman zaman ve azar azar cilve yapmak gerekir. Fakat kar­şıdaki tam bir teslim oluşa yaraşır biri ise, o zaman güzel, karşılıklı ve güvenli bir aşk doğabilir.

9. Karşılıklı bir aşkın ilk zamanları insanlara en tatlı gelen zamanlardır. Kristalleşme çiftedir ve sev­gilinin yanında bulunuşuna dayanıklıdır. İki taraf da kendisini aşar ve ötekinin istediği gibi olur. Bu durum devam edebilirse yaşam çok güzel geçer. Fakat böyle aşklarda bile her iki tarafın duygula­rının aynı güçte olduğu veya olsa bile öyle kaldığı pek az görülür. İçimizde çoğu, istek duyduğu ve kendini çatışmasız vermeyen yaratığı hep elde etmek ve yeni­den elde etmek zorundadır.

Yaşama Sanatı
Andre Maburois
Varlık Yayınları
Türkçesi: Nihal Önol
170 sayfa, 1974

Etiketler
Daha Fazla Göster

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı