Asıl Canavar Kim?

“Hayatın sebeplerini inceleyebilmek için öncelikle ölüme bakmamız gerekir” diyen kişi Victor Frankenstain’dir. Ölümü çıkarınca geri kalana hayat mı denir? Frankenstein kitabı, çözülemeyen en büyük gizem olan ölümün çevresinde dönen, bilime kucak açan dehşetli bir modern masaldır. Masallarda kötüler hep kaybeder. Peki, kötü kimdir?

Ölümsüzlüğü arayan genç bilim insanının yaşadıklarını okuduğumuz bu kitabı kaleme alan Mary Shelley ve yarattığı karakter Frankenstein ölümsüzlüğü yakalamıştır. Kitabı incelemeye başlamadan önce yazar ve kitabın nasıl ortaya çıktığı hakkında kısa bir bilgi paylaşımı yapacağım. Böylece okuyacaklarımızın kıymeti daha iyi anlaşılmış olacaktır.

Mary Shelley, 1797 yılında Londra’da doğmuştur. Babası filozof ve siyaset yazarı William Godwin, annesi Kadın Hakları Bildirgesi’ni yazan feminist Mary Wollstonecraft’tır. Entelektüel bir çevreye sahip olan yazarımızın hayatında annesini küçük yaşta kaybetmesiyle radikal değişimler olur.  Babası yeniden evlenir, üvey anne, üvey kardeşler ve yeni doğan kardeşi ile karışan hayatı dönemin şairlerinden Pervy Byssle ile evlenmesiyle tekrar düzene girer, entelektüel çevrenin içindeki yerine dahil olur. Küçük yaştan beri kitap okuyup, çevresinden etkilenerek yazılar yazan yazar, edebiyat tarihinde kitabı ve yarattığı karakter kendi isminden daha çok bilinen kalemlerden biridir.

Mary Shelley ve eşi, Jane Clairmont, Lord Byron ve John Polidori ile İsviçre’de bir göl kenarında tatil yaparlar. Gün boyu yağan yağmurun kasvetiyle ağırlaşan akşamüzeri, üstlerine çöken sıkıntıyı biraz olsun dağıtmak için hayalet hikâyeleri okumaya başlarlar. Sosyal, politik ve bilimsel gelişmelerin ışığında, ölüm ve ölümsüzlük konuları gecenin geç saatlerine kadar konuşulur ve Lord Byron’un önerisiyle dostlar arasında hayalet hikâyeleri kaleme alacakları bir yarışma ile sohbet nihayetlenir. İşte bu geceden iki eser ortaya çıkar. Biri Polidori’nin yazdığı ve sonraki pek çok esere esin kaynağı oluşturan Vampir adlı eseri; diğeri ise Mary Shelley’in kaleme aldığı, gotik edebiyatın cevheri, modern bilimkurgu edebiyatının temeli kabul edilen Frankenstein ya da Modern Prometheus’tur.

Gotik roman, İngiliz ve Amerikan romancılığına özgü 18.yüzyılın akılcılığına karşı çıkan, karanlık, gizemli, korkutucu, çılgınlıklarla dolu bir ortamda geçen kanlı, şeytani, büyüyü konu alan türdür. Bu roman türünün günümüzdeki uzantıları bilimkurgu ve fantastik roman olarak gösterilebilir.

Adım adım kitabımıza yaklaşırken kitapla anılan Prometheus mitine de değinelim. Olympos Tanrıları’nın kuvvet ve kudretine karşılık, Prometheus’da kurnazlık ve zeka vardır. Titanların isyanları sırasında tarafsızlığını korumuş ve bir Titan oğlu olarak Zeus’un gözüne girmeyi başarmış, ölümsüzlerin arasındaki yerini almıştır. Ama tanrılara olan nefretini gizlemeyi başaran Prometheus intikam için ilk insanı yaratmış, onun acizliğine acıyarak çaldığı kıvılcımı insanlara armağan etmiştir. Frankenstein kitabına Modern Prometheus denilmesinin sebebi Victor Frankenstein isimli genç bilim insanının amacının da bir insan yaratmak istemesi olmuştur ve o da bunu başarmıştır.

Bu noktada kitabın ismi Frankenstein olmasına rağmen bu isim bize canavarı yaratan genç doktoru değil, canavarı çağrıştırır. Aslında ilginçtir, Victor Frankenstein’ın yarattığı canavarın bir ismi yoktur. Tüm kitap boyunca onu Frankenstein’ın canavarı, şeytanı olarak okuruz. Hepimize kötülüğü çağrıştıran bu isimden yola çıkarsak, asıl canavar sırf kendi amacı için bir insan yaratan ve yarattığı an ondan nefret eden genç doktor mu, içindeki iyiliğe karşılık bulamadığı ve yalnızlık, çaresizlikle yaratıcısından öç alan doktorun yaratığı mı?

Sorduğumuz soruların cevabını aramaya gelince, ölümü çıkarınca geri kalana hayat mı denir?  Mutlu bir çocukluğu olan Victor, sevgi ve şefkat dolu bir ailede büyümüştür. Okumaya meraklıdır. “İtiraf etmeliyim ki, ne dillerin yapıları ne devletlerin kanunları ne de çeşitli ülkelerin politikaları ilgimi çekiyordu. Göğün ve yerin gizemleriydi öğrenmek istediğim; ilgimi çeken ister maddelerin dış yapısı, ister doğanın iç işleyişi, ister insanın gizemli ruhu olsun, bütün sorularım metafiziğe ya da en yüksek anlamıyla, dünyanın fiziksel gizemlerine yönelmişti.” Bu yönelişte mutlu yaşantısındaki ilk sekteye sebep olan annesinin kaybının etkisi vardır. Ölüm, yok oluş, hiç ölmeme, ölünün tekrar diriltilmesi ilgi alanına giren genç Victor eğitimini derinleştirmek için evden ayrılır. Yakaladığı ipuçları ve sonsuz çalışmaları sonunda iki buçuk metre boyunda, iri yarı, çirkin bir canavar yaratır. Canavar gözlerini açtığı anda ondan tiksinir, korkar, kaçar. Tekrar karşılaşmalarına kadar geçen sürede yarattığı canavar tek başınadır.

Bizler anti-kahramanımızın yaşadığı sürecin zorluğunu karşılaştıkları zaman dinleriz. Aslında iyi bir kalbe sahiptir. Birden doğmuş ve birden yapayalnız kalmıştır. Herkes onu görünce korkar veya ona saldırır. Bir genç kadını boğulmaktan kurtarır ama karşılığında kurşun yer. Bir evi görebileceği küçük bir yerde gizlenir. Onların konuşmalarını taklit ederek, yaşamlarını gözlemleyerek insan olmayı öğrenme gayretindedir. Ona da şefkatle bakacak gözler istemektedir. İnsanların dostluğuna, sevgiye ihtiyaç duyar. “Hamilerimin kulübesi insan doğasının eğitimini gördüğüm tek okuldu” der ama tüm iyi niyetine rağmen dış görünüşünden içindeki kalbi göremeyen insanlar tarafından şiddet görür. Tüm bunlardan sorumlu olan yaratıcısı Victor Frankenstein’ı bulmaya karar verir. Tüm suçlu onu yaratandır. “Yaşamla nasıl böyle oynarsın? Bana karşı görevini yerine getir ki ben de sana ve insanlığa karşı görevimi yapayım” diye konuşur. “Hiçbir yanlışım olmasa da neşeden mahrum bırakıp sürgün ettiğin bir meleğim. Her yerde telafisi olmaksızın dışlandığım saadeti görüyorum. Müşfik ve iyi niyetliydim ama çaresizlik benden bir canavar yarattı. Bana mutluluk ver ki tekrar erdemli olayım” sözleri canavarın karakterinin özetidir ve yaratıcısından kendine bir eş ister. Bu eş ile hayata tutunacağına ve insanlardan uzak duracağına söz verir. “Neden kendinin bile tiksintiyle kaçacağı bu kadar iğrenç bir canavar yarattın?” diye sorar ve “ben bir başımayım ve herkesten nefret görüyorum” diye ekler. Sözünü tutmayan genç Victor Frankenstein’dan kardeşinin, arkadaşının ve eşinin canını alarak intikam alır. Aklı ve tutkuları bahşedip, insanlar küçümser ve dehşetle bakarken yanında olmayan yaratıcısından nefret eder.

Yarattığı canavarın çoğalmasından korktuğu için ona bir eş yaratmayan Victor, ölüyü tekrar diriltirken, tüm sevdiklerini kaybeder. Burada Frankenstein’ın canavarına neden anti-kahraman olarak gördüğümü açıklamak isterim. Kendi başına, bir geçmişi, bilgisi olmadan hatta olmak isteyip istemediği bile düşünülmeden yaratılan bu canavarda bir suç bulamıyorum. Victor, bir insan yaratmak istedi, bunun her aşamasını araştırdı. Lakin sonunda ne yaptığını, neyle karşılaşacağını, ne olacağını sorgulamadı. Yaratımının yanında olmadı. Kendi başına çabalayan, içindeki iyiyi beslemeye çalışan canavar, eğer iyi bir ailenin bahçesinde değil de kötülüğü yaşam felsefesi yapmış birinin bahçesinde saklanıyor olsaydı nasıl evrilecekti? Tüm çaresizliğine rağmen ve tüm gücüne rağmen, boğulmaktan kurtardığı genç kadının kocası omzundan vurduğunda, ona şiddet uygulayan ailenin evinde sevgi dilendiğinde şiddetle karşılık vermedi. İntikamı yaratıcısından aldı. Ona ulaşmak için kardeşini öldürdü. Sonrası doktorun sözünü tutmaması yüzünden oldu. Elbette kötülük hoş görülemez ama kişi durduk yere mi kötü olur? Victor, ölü bedene can vermeyi buldu. Hayatından ne ölümü çıkarabildi ne de ölümü çıkarınca geriye kalan hayatına anlam katabildi.

Mary Shelley’in eseri aradan yüzyıllar geçse de okuyucusunu ürpertmeyi, her satırında düşündürmeyi başaracaktır. Bu hikâye, insanı kendi doğasıyla yüzleştiren, varlığına dair kibrini kıran, bilimin sınırlarını sorgulatan ama en önemlisi yaratımın sorumluluğunu hatırlatan sert bir tokat gibidir. Hem edebi tarzı hem felsefi yaklaşımı ile dünya edebiyatında daima önemli bir yer tutacaktır. Asıl anlatıcı, Victor Frankenstein ile tesadüfen tanışan Walton’dur ve biz tüm olayı onun kardeşine yazdığı mektuplar sayesinde öğreniriz. Mary Shelley’in ilk başta yalnızca birkaç sayfalık kısa bir öykü olarak düşündüğü, sonrasında uzun bir metne dönüştürüp edebiyat dünyasına armağan ettiği bu eserde araştırılması gereken asıl soru bence “Asıl canavar kim?” olmalıdır.

Karakterlerin yazarın adından daha çok bilindiği ama daha çok başkalarının gözlerinden ve sözlerinden öğrenildiği bir kitaptır Frankenstein. Çizgi filmlere, tiyatro ve sinemaya da ilham olmuş olan bu eşsiz eserin satır araları, her bir diyaloğu içinize işlerken, kafanızın içinde sorular arka arkaya sıralanacak. Okurken gördüklerim, görmem için bana sunulanlardan daha etkileyiciydi.

Frankenstein
Mary Shelley
Bilgi Yayınevi
Türkçesi: Sezen Kiraz
Eylül 2020, 248 sayfa

Armağan Can

Kitapcafe yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir