Genel

Akıl Sağlığımızı Koruyan Bir Hikâyeci: Sait Faik Abasıyanık

Bir Burgazada delikanlısı, Beyoğlu abisi, yeni yazarların ustası, eskilerin dostu… Onu tanımlayacak birçok sözcük, sıfat seçilebilir ama yeterli gelmeyecektir. Ona en çok yakışan belki samimi ve sahici oluşudur.

“Kurgu da gerçektir. Gerçekçi olmak zorundadır. Bir eseri gerçekliğinin verdiği his kalıcı kılar. Nihayetinde romancılık da hikâyecilik de bir his yaratma sanatıdır.”¹ diyen Sait Faik’in hikâyelerinin sevilme nedeni de budur, samimiyeti ve sahiciliğidir.

Belki girizgâhımı duygusal buldunuz; affınıza sığınarak, bunun nedenini Sait Faik Abasıyanık’ı çok seven bir okuyucu olmamdan kaynaklı olduğunu belirteyim. Elimden geldiğince de size onu anlatmaya çalışacağım:

1906-1954 yılları arasında yaşamış olan Sait Faik, onlarca eserin de sahibidir. Yüzlerce de yazısı mevcuttur. Şiirden romana, öyküden oyuna kaleminin dokunmadığı tür kalmadı. Mesleğinin ne olduğunu soranlara “yazarım” diyecek kadar, kaleme kâğıda tutkundu. Yazmak onun için geçim kaynağı olduğu kadar aynı zamanda yaşama sebebiydi. Asabi ruh hali ve alkol onu yiyip bitiren iki haindi, ki ölümü de siroz (karaciğer kanseri) sebebiyledir.⁵ Onun canını bir dostlarının kaybı bir de âşık olduğu kadınlar yaktı. Onun için kayıptı bunlar, ancak kalemine kattıkları ile biz okuyucularını zenginleştirdi.

Sait Faik Abasıyanık

“Kalabalığın içinde fark edilmeyen herkesin iyi bir hikâyesi vardır.”¹ İnancıyla ve düşüncesiyle yazdı, Sait. Bu yüzden de öykülerini masa başında değil, sokak aralarında, vapurlarda, kenar mahalle diplerinde, orada burada uzun yürüyüşler yaparak yazdı. “Ben zaten yazmak için yürüyorum. İnsanların yüzlerini görmeden, gözlerine bakmadan, zanaatlarını izlemeden, şehrin içindeki duruşlarına tanık olmadan, bakışlarındaki sessiz sözleri işitmeden, konuşmadıkları şeyleri davranışlarında görmeden hikâye mikaye yazılamaz…”¹ diyen Sait Faik’in bu yüzden de hikâyeleri hiç bitmedi; kırk sekiz yaşında aramızdan ayrılmasaydı belki de daha onlarca kitabını okuyor olacaktık.

Sait Faik Abasıyanık

Sait Faik’in tüm öykülerinde az ya da çok kendinden parça bulursunuz, değil mi hikâyeleri gören göz de yazan da o, nasıl olmasın.

Onu en çok anlatan hikâye belki de Dülger Balığının Ölümü’dür². Kendine ve yalnızlığına benzettiği bu balık, balıkçılığı da seven Sait Faik için en özel balıktır.

“Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer kimbilir? Onun için dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur.”² diye anlattığı bu balık, aslında Sait Faik’in yazmak dışında olan tüm işlerin ve birilerinin buyruğuna boyun eğmeye gösterdiği direncin de yansımasıdır.

Sait Faik Abasıyanık

Yüzmeyi de balık tutmayı da severdi tutkuyla. Yazmadığı zamanda ise deniz kokusuna saklardı kendini. Ama en çok yazdı; yazmasa delireceğini düşünecek kadar.

“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka neydi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.” ³

Sait Faik’i bu kadar çok yazmaya iten neydi peki?

“Bir küçük insan zerresi halinde bu sabah, bütün insanları, çocukları, kuşları, yemişleri, sefilleri ve açları beyhude bir sevgi ile seviyor, kederlenmeye zaman kalmadan birdenbire bir sıçrayışta ayağa kalkıyorum. İlk vapuru karşılamaya koşuyorum. Ve bekliyorum. İlk vapurdan binbir yabancı çıkıyor. Bir dost çehresi bulamıyorum. Bir şeyler anlatmak ihtiyacındaydım. Vapurdan kimseler çıkmayınca kaleme kâğıda sarılıyorum.”⁴ Diyordu ya aslında o kadar kalabalığına karşı bas bas bağırıyordu işte, yalnızlıktan yazdığını. Yazmak onun limanıydı.

Ya şiirleri? Hangi hikâyesinden kaçıp geldiler, kimbilir…

“Bazı akşam üsteleri, oturur
Hikâyeler yazardım, deli gibi!
Ben hikâye yazarken
Kafamdaki insanlar
Balığa çıkarlardı.
Kadınlar, kahve cezvelerini ısıtan,
Mavi ışıklı ispirto lambalarını yakarlardı.”⁶

Sait Faik Abasıyanık

Siyasetle işi olmadı, bunu öykülerinden de onla yapılan röportajlardan da anlayabilirsiniz.

1953 yılında, Türkiye’ye edebiyat ödülünü getirdi. Atatürk’ten sonra Mark Twain Cemiyeti Şeref ödülünü aldı. Zaten ondan sonra başka alan da olmadı.⁷

Bir röportajında sormuşlar Sait Faik Abasıyanık’a: “Hikâyeci olmasaydınız ne olmayı düşünürdünüz” sorusuna şu yanıtı veriyordu: ‘Kahveci, kahveci olmayı çok isterdim. Hem gene de istiyorum. Şöyle deniz kenarında sessiz bir kahvem olsun, oraya kim bilir ne çeşitli insanlar gelip gidecek, ben onları tanıyacak, seveceğim.”

Biz de seni çok sevdik Sait Faik Abasıyanık.

Kaynak:

  1. Yalnız Hatta Yapayalnız, Özlem Esmergül, 2018
  2. Alemdağ’da Var Bir Yılan, Sait Faik Abasıyanık, İş Bankası Kültür Yayınları, 2016
  3. Son Kuşlar, Sait Faik Abasıyanık, İş Bankası Kültür Yayınları, 2016
  4. Sarnıç, Sait Faik Abasıyanık, İş Bankası Kültür Yayınları, 2016
  5. Türk Dili Edebiyatı
  6. Antoloji.com
  7. NTV
  8. Cumhuriyet Gazetesi

Etiketler
Daha Fazla Göster

Dilek Özcan

"Okudukça büyüdüğüme, paylaştıkça çoğaldığıma inanıyorum. Bu yüzden de okuduklarımı yazmak büyük keyif veriyor. Her okuyan bir diğerine kılavuzdur, aslında. Umarım, Kitapcafe'de faydalı bir kılavuz olurum."

2 Yorum

  1. ARK
    Ben ki göremem tırtıl umudu/
    Kelebeğin ömrüne takılır/
    Ve hüznü yaşarım yalnız/
    Ne büyük yoksulluktur/
    Birikir hüzün/
    Birikir rüya/
    Birikir sevda/
    Birikir düş/
    Düş evinin önünde bir ark/
    Biriken akacaktır bir zaman/
    Değilse çatlatır göğüs çeperimizi/

    Sait Faik boşuna demedi ya/
    “Yazmasam deli olacaktım ”
    Ve/
    Akmaya başladı söz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı