“Biliyor musun kızım ,erkekler onarım işlerinde uzman olmalıdırlar.Gerektiğinde bozulan muslukları,gevşemiş civataları,kırılmış kanatları,örselenmiş kalpleri,yaralanmış dizleri,kırılmış oyuncak bebekleri ve kızlarının hayatlarını onara bilmelidirler”..diyor Ahmet ! Kızına yazdığı son mektubunda. Ahmet’ in tüm hikayesini okuduktan sonra bu mektup çok büyük anlam kazanıyor. Okurken gözyaşlarınızın o ana eşlik etmemesi imkansız. Ahmet öyle içime işledi, öyle benimsedim ki; itiraf ediyorum mektubu Ahmet babammış da bana yazmış gibi okudum. Sevdiği kadın ya da en yakın dostu olmak aklımdan bile geçmedi. Her insan eksik olan tarafını tamamlamaya çalışırmış ya; benimki de öyle sanırım.Keşke her baba Ahmet gibi olsa ya da herkes baba olmasa……

Hayata sırlarla başlayıp, sırları ile bu dünyadan göç eden Aleko(Ahmet)’nun hikayesi bu. Yılmadan mücadele eden, hayata tutunan, mutluluklarını erteleyen, bazı şeylere maalesef geç kalan güzel yürekli Ahmet’ in hikayesi. Aslında kuşaktan kuşağa iç içe geçen, her kuşağın ödediği bedellerle dolu hayatların hikayesi.Ve bu hikayeyi yüreğime dokuna dokuna, empati kura kura, bazen keşkeler çeke çeke ve bazense sinirlerimi zorlaya zorlaya okudum.

“Sen sen ol asla yalan söyleme kızım. Dünya üzerinde söylenmiş bir yalanın, saklanmış bir sırrın gizli kaldığı henüz görülmemiştir. Elindeki mektup buna en güzel örnek meleğim.”
Ahmet’ in zorlu hikayesi henüz anne babası birbirlerine aşık olduğunda başlar. Yani o daha dünyada yokken.Evlenmesi imkansız (Türk,Müslüman/Yunan,Hristiyan) bu iki genç kaçarak çok uzaklara Selanik’ e göç ederler. Hikayemizin bu ana kadar olan kısmında bile gerçek dostluklara, tertemiz duygularla verilen değerlere, sevginin en büyüğüne şahit oldum. Maalesef bir aşk uğruna vatanınızı terk etseniz bile bağnaz zihniyetler her yerdeler. Ahmet’ in anne ve babasının hayatları sorunsuz devam ederken rüzgar ters eser, kaçtıkları gerçekler vatanlarından çok uzakta, bağnazlık başka insanların vücut almış hali olarak çıkar karşılarına. Film başa sarar ve bu defa din, ırk ayrımı yüzünden, yaşanan kavgalar, savaşlar sebebi ile Ahmet tek başına İstanbul’ a kaçar. Yani ölmemek için topraklarından, düzeninden, dostlarından vazgeçer.

Bir kere düştün diye sakın koşmaktan vazgeçme. En kötü ihtimal bir daha düşersin, bir daha kanar dizlerin, ama hiç unutma birimiz yarana tentürdiyot sürerken diğerimiz üfleriz.”

Zorlukların Ahmet’ in yakasını bırakmadığını, İstanbul’ da verdiği mücadeleyi okurken anlıyorsunuz. Ne yalan söyleyeyim olaylar bu seyirde devam edecek diye tahmin ediyordum. Ama Ahmet bana sürpriz yaptıve yaşı geçte olsa evlendi. Çocuk sahibi olmayı çok istediği için daha sonraki bölümlerde bu konu üzerine yoğunlaşacak ve mutlu son ile kitabımı bitireceğim diye düşündüm. Bu seferde tahminim tutmadı. Okudukça Ahmet’ in hayatına dahil olan herkesin derdine, geçmişine bir bir şahit oldum. İnanın hepsi de okunmaya değer karakterlerdi ve hepsi bizden, sizden biriydi…
Beni en çok etkileyen ve bir çok yönünü eleştirmeme sebep olan Asude karakteri oldu. Ahmet’ in yıllar sonra çocuk sahibi olma isteği ile evlendiği kadın ilk evliliğinde talihsiz olaylar yaşamıştır. Bu konu hakkında fazla detay vermeyeceğim ama her ne yaşanırsa yaşansın bunun bedelini bir evlat canı ile ödememeli. Geçmiş adı üstünde geçmiş gitmiş olmasına rağmen hiç bir suçu olmayan, aksine Asude’ ye yaşayabileceği en güzel hayatı sunan, ona yaşam veren Ahmet’de ödememeliydi.

Asude’ ye ve kadere rağmen Ahmet başardı bir kız çocuğu sahibi oldu. Onu pamuklara sardı, son nefesine kadar bir babanın yapması gerekenin fazlasını yaptı. Ölümünün üzerinden yıllar geçse de hep aynı aşk ile andı babasını kızı… Ta ki hiç ummadığı bir günde evlatlık olduğunu öğrenene kadar.

“Şerefe” ne kıymetli sözdü. İçkinin şişede durduğu gibi durmadığını herkesin bildiği meyhanelerde, içenlerin kendi aralarında yaptıkları bir anlaşma gibiydi. Coşkuyla, hırsla söylenmiş sözler, anlatılmaması gerekenler, olur da içkinin etkisi ile masaya dökülürse, bunların hepsi o masada kalacak, laf dışarı taşmayacak demekti. Bu şeref meselesiydi.”

AhmetGeçmişin, yaşanılan onca zamanın, akrabalık bağlarının, anne baba evlat ilişkisinin bir yalan üzerine kurulu olduğunu öğrenmenin ne demek olduğunu hissetmemek işten bile değildi.Gerçek anne babasını ararken nefesimi tutarak okudum… Her bir satırı yaşıyormuşçasına okuduğum kitaplar benim için çok kıymetli, bu kitapta kıymetlilerimin arasında yer alıyor artık.. Yaşanan onca acı, onca arayışın sonunda elime geçen beni gerçeklerle yüzleştiren bir mektupla her şey son buldu..Mektubu okuyup kitabın kapağını gözyaşları içerisinde kapatırken yüreğimde sevinç ile hüzün el ele vermiş “nihayet gerçekleri öğrendin “mırıltıları eşliğinde gülümsüyordu.

Yazımı bitmeden Aylin hanımdan da bahsetmek istiyorum. 1977 yılında İstanbul’ da doğan resim sanatının gelişmesi için çalışan, çok okuyan yazar; renkli kişiliği, mütevaziliği ve samimiyeti ile büyülüyor. Bende büyülenenler arasındayım. Geçen hafta kendisi Kitapağacıİzmir ailemizin konuğu idi. “Ahmet” i yazmaya karar vermesi, bu sürecin öncesinde Yalın Alpay ve MarioLevi ile yaptığı çalışmaları, yazma ve basım süreçleri, kapak tasarımı ve kitabın içerisindeki gerçek hikayelerin kurgu ile birlikte bu denli ustalıkla harmanlanmasının hikayesini bizlerle paylaştı. Her bir sorumuzu, eleştirimizi, tavsiyemizi dikkate aldığı için, doyamadığımız hoş sohbeti ve içtenliği için buradan da tekrar teşekkürlerimi iletmek istiyorum.

Okuduğunuzda sizde bana hak vereceksiniz ki Aylin hanımın kendisi gibi samimi, sade, sıcacık bir anlatımı var. Gerçek olaylara dayanan bu hikayeyi okumanızı yürekten tavsiye ediyorum. Eğer okursanız gönlüme taht kuran Ahmet’ e selamlarımı iletin, benim yerime de sarılın olur mu?
Sevgilerimle.

Ahmet-Yalnızlığım Vatanımdır
Aylin İşcan Yener