Lübyana’ya Bir Bilet

10 Üslup
9 Akıcılık
7 Kapak
9 Fiyat
8.8
Dilek Özcan diğer yazısı

“Şapkası çiçek dolu/bir anlatıcı çıkageldi/kirpiklerinden kuşlar uçura uçura.”

Nice hayatlar gelip geçiyor önümüzden, ömrümüzden. Haber bültenlerinden izler gibi bakıyoruz. bazen içimizde bir yerler acıyıp vah desek de çok da umursamıyoruz.

var oluşu zorlayan!
göğün yedinci katından
beni çağırıp
birkaç cümleyle kaderimi yazan
anlatınla kalbimi yorma

lubyana
Elinde bastonuyla gelip geçen bir kör bir adama yabancı bakışlar atıyoruz. Onu için tek sorun yolunu bulmakmış gibi algılıyoruz onu , oysa o kimbilir hangi öyküleri saklıyordur içinde. Belki de tek arkadaşı bastonudur. Gidip yanında oturup dinlemek lazım. Kaçımızın bunu yapmayı düş’ünür?

“Demek sesini duyduğun herkes için bir öykün var. Ya senin hayal ettiğin gibi değilse? Değilse değil, gerçek kimin umrunda?…. Bazen kör olduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Görmek istemediğim o kadar çok şey var ki? Görseydim çok yaşayamazdım; kahrımdan ölürdüm. ”

Bazen aklımızdan hiç geçmeyecek kişilerin; mesela marketteki kasiyerin, bir kağıt toplayıcısının, bir banka memurunun omzunda neler taşıdığını düş’ünesimiz olmuştur. Kendi adıma düşünürüm. Onun hayatını düşlediğim olur. Ama bir matadoru düşünmüşlüğüm olmadı hiç.

“Gelecekte senin için bir öykü yazacağım. Öykünün sonunda boğanın ayakları altında can çekişirken sen, gözlerine bakacağım. Ama belki daha önce bir boğanın boynuzları kalbine saplanır da ölürsün.”

Kitap okuyan insanları izlerim çoğu zaman. Kimbilir hangi satırın düş’lerinde kaybolup gitmiştir. Kahramanlarının yanında satır arasına koyup kendini okuyan bir okuyucu izleri taşır yüzler.

“Çıkıp düşten gerçek olsam. Kitapların üstüne kilitleyip kapıyı, fısıltılar içinde bırakıp kitapları.”

lubyana1Ben bu öykü kitabını okurken düşsel gerçekliklerle yüzleştim. İçimden kayıp giden hayatlar hayalet olup geri geldiler. Kaçırdıklarım varmış. Yazar Arzu Alkan nasıl da yakalamış onları bizim için. Utandım kendimden , nasıl düş’lemedim ki ben bunları… Hani bildiklerimiz, gördüklerimiz vardı; çocuk gelinler gibi..

“Senin kölen değilim artık. Kırlarda özgür bir kuş gibi uçmaya gidiyorum. Beni büyük bir aşkla dövüşünü, 3. kat 7 numaraya hapsedişini, her sabah aşağılayan bakışını, her gece ırzıma geçen gözlerini unutmayacağım için bir kuş olup uçuyorum. Gökyüzünde bir kuş gördüğünde silahını çıkartıp ateş etme boşuna, ben bu dünyanın göklerinde uçuyor olmayacağım.”

Ama kitaplarını hayranlıkla okuduğumuz yazarların çocuklarının bizim kadar Yazan Annesinden mutlu olamayacağını düşünmemiştim.

“Annemin imza günündeyiz. Babam ve ben kuyruğa girmişiz kitap imzalatacağız, annem bizi görünce çok şaşıracak, heyecanlıyım. .. Sıra bana geliyor, annem bir yabancıya bakıyor, adım Oğu Atay diyorum, arkadamdaki insanlar şaşırıyor, annem kızıyor. Oğluma yazıp imzalasın diye bekliyorum, Oğuz Kandemir’e yazıyor. Gerisini okumuyorum, çekiliyorum annemin önünden, hayatından…..Yarın siz bana başka türlü bakacaksınız. Bu çocuk farklı, diğerlerinden başka diyeceksiniz. Annesi ünlü bir yazarmış..”

Hayatımızda o kadar çok insan geçiyor ki sanki onlar azmış gibi geliyor. Ama değil çok geçiyorlar. Sokaktan yanımızda, okuduğumuz satırda, bindiğimiz otobüste. Kimi zaman fark edip dik bakışlar atıyoruz, kimi zaman görmezden geliyormuş gibi yapıyoruz. Özellikle fiziksel bir yetersizliği, çirkinliği sözkonusu ise… Yetersizlikten etkilenmiş bireylerle çok çalıştım, hep onların düş’lerinde yer buldum kendime. Ama bir cücenin babasının cenazesini taşıyamayacak olmasının acısını hiç duyumsamadım içimde.

“içimde bir boşluk var, yazmasam o boşlukta kaybolacağım zannediyorum… Yazar oldun mu, diye sordu. Olmadım, olamadım, yazdıklarımı kimseye okutamıyorum. Ya beğenmezlerse neye tutunurum baba?Yaşamak için bir nedenim kalmaz.”

Ya yan komşumuz!! Bize verdiği bir tabak leziz yemeğinde neler pişirdiğini nereden bilebilirim ki? Hangi düş’lerini unuttuğunu nasıl bilebilirim? Sanki o hep komşu anne/kadın/teyzeydi.

lubyana2“Kendimi bu evin neresine koysam görünür olurum. Kim farkeder ki vazodaki Şükran’ı?…Herkesin kafasında bir Şükran imgesi var. İmgesi Şükran’ın yerine geçmiş. İçimdeki silgi, Şükran’ı silmiş. ..Bugün içimde bir şey bitti. Bu öykünün sonuna bir soru işareti yakışır…. Şükran bir vazo olmaktan sıkıldı..”

Her bir insanın bir öyküsü vardır. Kimi basit satırlar taşır, kimi ise derin anlatımlar. Ama herkesin bir öyküsü vardır. İşte bu kitapta bunu daha iyi anlıyorsunuz.

“Hey sevgili okur! Buradayım, bir ormanın içinde kendimi hiç bu kadar özgür hissetmemiştim. Orman tablonun içinde , ben hem ormanın hem tablonun içinde. Dağcı nerede diye soruyorsanız eğer o da hem öykünün içinde hem de dışınada. Ol/mak ya da olma/mak. Mek/Maklı cümleler hükümsüzdür. Dikkatli okursanız burada anlatılanlar bir düştür.”

Yazar Arzu Alkan Ateş, düşsel gerçekliklerde sizi hem derin bir öykü anlamında hem de imgelerle satırlarını size okuturken aynı zamanda da ise aklınızın, kalbinizin insanlığını, sorgulatıyor. Yalnızım diye şikayet eden benliklerimize gerçekte yalnızlığın ‘yitik benlik’ten iyi olduğunu da gösteriyor belki… Belki de gerçek yalnızlar biz değilizdir. Her biri kendi içinde bıçak sırtı izler taşıyan 14 öyküden oluşan kitabı Lübyana’ya Bir Bilet’te, farklı kişilerin sıradan görünen yaşamlarından, düş zenginliğinde bir anlatım sunmaktadır.

“Masal Kahramanıyım, anlatıcının zihninde uyuyorum. Masallar mutlu sonla bitmez mi?/Gökten üç elma düşmez mi?/Biri benim olmaz mı?”

Lübyana’ya Bir Bilet
Arzu Alkan Ateş
Erdem Yayınları
125 sayfa, 2016

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.