Küçük Paris Fena Öksürüyor

Küçük Paris, öyle bir öksürmüş ki, duymayan işitmeyen kalmamış. Yıllarca kitaplara gömülü olarak yaşadıktan sonra; bir öksürükle, üstelik, bu öksürük meselesini, İstanbul’un kadim bir semtine atfederek, Avrupanın kadim bir kentinin üzerinden, “ben de yazıyorum” u duyurmak, yazarın ne kadar yazabildiğini ve daha ne kadar yazabileceğini işaret etmesi açısından çok önemli bir noktadır.

Sedat Demir; 20’li yaşlardan itibaren (google’dan öğrendiğime göre) yazan, ama yazdığından çok daha fazla okuyan bir yazar, aynı zamanda gözü kara bir girişimci. Yayıncılık sektörü gibi, dibi görünmez bir bataklık sayılabilecek bir oluşumun içine , hiç kimsenin göze alamadığı bir yayın çizgisiyle dalan bir aktivist. Sedat bey kusurma bakmasın “aktivist” dediğim için. Başka uygun bir kelime bulamadım yayın dünyasına ve yayın dünyasında yaptıkları için. Bir şeylerin değişmesi gerektiğini zaten biliyordu, bilmekle kalmayıp büyük bir adım attı. Ona göre ve birçok kritere göre küçük bir yayınevi Dedalus, ama öyle değil. Yayıncılığını üstlendiği eserler öylesine görkemli ki. Her zaman ki iddiamdır zaten; çocuklarınıza şöyle kallavi isimler koyun, derim. İşin tüm sırrı isimde saklı, bunu Sedat Beyin de iyi bildiği çok açık. Her ne kadar ” adların çok önemi yok” dese de.

Bu satırları yazmaya başlamadan önce Küçük Paris Fena Öksürüyor hakkında neler yazılmış çizilmiş, neler konuşulmuş diye, internette kısa bir gezinti yaptım. Birkaç saniye içinde açtığım sekme sayısı 30 civarıydı, gerisine bakmadım. Yıllarca sağda solda yazdıktan sonra nihayet merak edilen bir kapağın ardına öykülerini sıralayarak, okurlarıyla buluşmaya gönderen Sedat Demir’in, okurlarıyla daha birçok buluşmalar gerçekleştireceğine inanıyorum ve bekliyorum.

Öykücülük, Türk Edebiyatı içinde çok önemli bir yerde durmaktadır. Bunu hepimiz biliyoruz sanırım. Kısa olduğu için, çok çetrefilli kurgularla uğraşmak zorunda kalınmadığı için, hatta kurgusuz dahi yazılabildiği için, deneyeni çok olan bir alan. Tıpkı şiir gibi. Ama bunların kaçına “öykü” denir, ya da kaç tanesi, edebiyatın kadim koltuklarına buyur edilir, işte o tartışılır. Öyle sanıyorum ki, Küçük Paris Fena Öksürüyor’u bu kadim koltukların birinde göreceğiz; tüm yazılan çizilenlerden bunu anlıyoruz. Yazarlık, girişimcilik ve okurluğun dışında akademisyen olma yolunda ilerleyen yazarımızı da kadim yazarlar arasında.

İstanbul ve hatta İstanbul’un bir ilçesi ile Paris’i örtüştüren bir isimle karşımıza çıktı bu kurmaca. Sedat Demir’in “kadın” merkezli bir eser ortaya koymasındaki nedenlerden biri olarak, kadının toplumu inşa ederek geleceğine yön veren kudretini görmüş olması olduğunu düşünüyorum. Ve dahi yaşam çarkının en büyük dişlisi olmasında.

Bir de her şey anlatılmaz, hikâye sessizlikte demlenir. Boşluklarda. (s.16)

Yeterince demlendikten sonra, yazarın kendisinin de dile getirdiği üzere edebi kaygıların değil, anlatma arzusunun ağır bastığı bir çalışma söz konusu bu kitapta. Biz her ne kadar öykü olarak nitelendirsek de biçim kaygısından uzak bir eserle karşı karşıyayız. İçerisinde yer alan üç ayrı öykünün de başkahramanları bir kadın. Üçü de yaşanmışlıklarla dolu hayatları ve hayata dair hayalleri olan nadide kadınlar. Onlar bir öyküde anılmayı hakkediyorlardı ve bunu da yapmak Sedat Demir’e düştü. O da üzerine düşen bu anlatım işini ilgi çekici bir kurmacanın içine yedirerek oldukça başarılı bir iş çıkarmış.

Küçük Paris Fena ÖksürüyorKitap ilk piyasaya çıktığında herkesin onunla ilgili söyleyecek çok fazla sözü oldu. Bunun en önemli nedeninin yazarın kendisi olduğu düşüncesindeyim. Yayın dünyasında oldukça değerli olan birçok eseri Türkçeye kazandıran, Türk Edebiyatı’nın kadimleşecek yeni eser ve yazarlarını da bünyesinde toplamayı başaran bu genç adamın neler söylediğini herkes merak etti. Ve tabii nasıl söylediği de ayrı bir merak konusu oldu. İşin uzmanları tarafından tam not aldığını söylemeliyim. Ayrıca okuyuculardan da güzel sesler duyuldu eser hakkında. Sedat Demir’in de kendi eseri hakkında söyleyecekleri vardı elbet. Doğukan İşler de mikrofonu ona uzattı: “Küçük Paris fena mı? Öksürüyor mu? Hasta mı? Neler oluyor? Kim bu “Küçük Paris”?

-Biraz fena. Öksürüyor. Anlatmak istiyor. Küçük Paris Samatya’nın kendisi. (Olamaz mı?) Derdi olan hastadır, en azından derdini anlatmak ister. Anlatınca da azıcık rahatlar. Öte yandan, çocukluğumda Samatya’da çok fazla ahşap ev vardı, metruk. İçi, malzemesi nedeniyle toz tutmuş. Ciğerleri toz dolu gibi görünürdü bana. Öksürse sizi boğacak. Sanırım ilk okuduklarım bu evlerdi. İçindekiler. Epey yaşlı insan vardı. Aralarında konuşurlarken uzun uzun yüzlerine bakardım. Çocuk olduğum için ses etmez, sohbete devam ederlerdi. Hem yüzlerini, hem anlattıklarını okudum. E tabi zaman içinde, alfabeyi söktüğümden bugüne değin biraz kitap okumuş olabilirim, kabul ama o yaşlarda okuduklarımı birden yazıverdim. Yazıvermek diye bir şey vardır.”

Evet yazıvermek diye bir şey var. Yazarımıza ben de aynen katılıyorum. Yazarın öylece yazıverdiği “En azından bir gövde, ayaksız bacaksız da olur, bir çift göz. İnsanoğlu. Ada gerek yok. Bir bakma adların çok önemi yok.” cümlesi dahi yazarın bir yaşlarda epey dikkatli okumalar yaptığını anlatır bize. Yazar, yaşadıklarını ve dahi etrafında yaşananları okuyup anlatabilendir. Okuyamayan yazamaz.

Yazar hikayeleri bizim özetlememize gerek bırakmamış, her kurmacadan önce bir alınlık olarak yazdığı cümlelerle bunu da kendisi üstlenmiştir:
“Şarkı söyleyebilseydim anlatmazdım” Triportörlü Hikaye
“İyi filmler seyret, seyret ki onlar fevkalade latif oluyorlar, fevkalade terbiye ediyorlar sendeki manayı.” İyi Filmler Tatlı Rüyalar
“Anlattıklarımın masal olduğuna kim inanır ki?” Ölürsem Yazıktır

Kitabın son sayfasını okuyup kapattığınızda kaldırıp kitaplığınıza hemen koyamayacağınız, ara ara bazı satırları tekrar okumak arzusu duyacağınız bu eserin sizi hiçbir şeyin gerçekte nihayet bulmadığı gibi bir vehm ile baş başa bırakacağını bilmenizde fayda var. Artık bu vehmle kitaba başlamadan önceki hayatınıza kaldığınız yerden nasıl devam edersiniz bilemem.
Unutmadan hikayelerin tamamını özetleyen cümleyi de söylemeden geçmeyelim:

Aşk ne belalı, ölsen de bırakmıyor yakanı.

…..
her zaman aklıma takılır, neden güzel sanatlar fakültelerine dâhil değil? Edebiyat çirkin mi?

Sevinç Üney Şahin diğer yazısı

Accabadora

“Tanrı olgunlaşmamış meyveyi toplamaz Salvatore, herkes ancak zamanı gelince gider.” “Hayatında hiçbir...
Devamı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.