Kırılma Vakti – Şaziye Çıkrıkcı

Kırılma Vakti

İnsan dediğin dipsiz bir kuyu…

Dipsiz bir kuyuya inip orada kendi karanlığınızda sizi kırılmaya davet ediyorum. Kırılın ki hissettiğinizi, insanların hisseden varlıklar olduğunu, hissiz yaşıyormuş gibi yapmanın ne kadar zararlı olduğunu anlayın istedim. Kırılın ki kırıldığınız şeyler size terapi yapsın aynı zamanda. Ben okurken ve yazarken çok kırılıyorum çünkü farkındalığım artıyor. Dilim sussa, beynim düşünmese bile gözlerim her şeyi görüyor, giderek daha fazla görüyor, fark ediyor. Bir yandan da yazmak ve okumak bana terapi gibi iyi geliyor, şikayetim yok. Bir şeyler karalamak, yeni yazarlarla tanışmak, kenar köşeleri notlarla doldurmak, farklı kurmacalar tatmak içgüdüsel olarak yazma duygumu besliyor. Gerek iş yaşamı gerek günlük işler nedeniyle okuma ve yazmaya dilediğim kadar vakit ayıramamanın verdiği bunalımdan çıkıp bir kitap okudum ve bunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Son zamanlarda yaptığım en iyi şeydi bu. Kitabın adı ve kapak resmi beni oldukça etkilemişti zaten ama sayfalar arasında uçuşarak okuduğum öyküleri çok daha derinden etkiledi. Kırgın bir anlatıcının anlattığı öykülerden oluşan bu kitabı okuyunca aslında ben de ne kadar kırgın bir okur olduğumu anladım. Neden mi kırgınım birazdan anlatacağım.

Günümüzde öykü türünün ne kadar yaygın ve popüler olduğu bir gerçek. Caner ALMAZ’ın, Kırgın Anlatıcı adlı kitabı da bir öykü kitabı ve birbirinden farklı konular sıra dışı kurgularla sarmalanmış. Öykülerde yer alan karakterler hayatımızın içindeler, hatta belki de ta kendisiyiz o karakterlerin. İç seslerini duyabileceğimiz kadar yakınlar bize. Samimi ve yalın bir anlatımla okuyucuyu içine alan öyküler, gerçekler ve hayallerin iç içe geçmesiyle işlenmiş.

Bir anda uyuyor, uykuya daldığınızı anlamıyor ve birden uyandırılıyor gibi oluyorsunuz. Zaman ve mekân geçişleri öyle kusursuz ki sıradan bir akışın içinde birden kendinizi bambaşka bir yerde bulmanın şokunu yaşıyorsunuz. Mekânlar arasında savruluşunuz sizi de heyecanlandırıyor. Tıpkı öyküdeki karakterler gibi hissediyorsunuz şaşkınlıklarınızı. Karakterler öyle inandırıcı ki iç dünyalarını okuyucuya aktarabilmişler. İnsanı boğan uzun ağdalı cümlelere ve gereksiz hiçbir betimlemeye yer vermeden okuyucunun ruhuna hitap eden yazar, kısa ve anlaşılır cümleler kullanmış. Yazar, usta bir yaratıcılıkla okuyucuya oyunlar yaparak ne zaman, nerede, nasıl ne vermesi gerektiğini çok iyi kurgulamış. Okuyucunun boynundan tutup suya batırıp çıkarıyor sanki. Daha saçlarınızdan ve burnunuzdan sular damlıyorken bir daha daldırıyor kafanızı. Suyun içinde gördüklerinizin tadını yaşarken yeniden sudan çıkarıyor… Hayallerinden çekilmiş sudan çıkmış balık gibi gerçeklerle kalıveriyorsunuz öykünün başucunda.

Ayrıca olayın geçtiği zamanı çatallandırarak birbiri içine geçen olaylar yaratabilmiş. Öykülerin sadece giriş cümleleri değil hemen hemen tüm cümleleri dinamik ve bu sayede okuyucu hep zinde olarak okumaya devam edebiliyor. Hiçbirinde salt içsel bulanıklık ya da öyküsel kurgudan yoksunluk bulamazsınız. Kesinlikle basit bir içini dökme hali değil anlatılanlar. Yazar kendini öykünün bir kahramanı olarak göstermemiş, tam aksine birden fazla ve birbirinden farklı kırgın karakterlere yer vermiş. Yaşadığımız coğrafyanın ekonomik, sosyo-kültürel ve mekânsal sorunlarını, değer ve bilincimizi ortaya çıkaran karakterlerle yazar, toplumsal sorunlara değil de bireyin toplum içinde nasıl var olduğuna, nasıl yalnızlaştığına, iç sesinin nasıl da gerçekleri yansıttığına yönelmiş. Bu yalnızlığı edebiyatın kurtarabileceğini anlatan kendi yarattığı kurmacasında edebiyat ölür, hayaleti gezinir aramızda. İyileşemeyen hasta öyküler, öykülere yanlış teşhisler koyan edebiyat doktorları, kendi hayat öykülerini yeniden yazan karakterler, mutsuzluğun dibini anlatan felsefi iç sesler, nefret ve kinin öldürdüğü bedenler, gözleri arkada kalanlar, gidenler, bekleyenler… Yazılan her kelime derinliğiyle okuyucuyu etkiliyor…

Okurken gülümsedim, duygulandım, geçmişe gittim, geleceği düşündüm, hayatı basite aldım, sonra yeniden ciddiye aldım… En önemlisi de ne kadar kırgın olduğumu fark ettim. Topluma, etrafımdakilere, eşyalara, öykülere, yazdıklarıma, okuduklarıma, dünyaya, yaşananlara, gidenlere, kalanlara, geçmişe, geleceğe ne kadar kırgın olduğumuzu anladım. Beni öyküler arasında savurup duran “Kırgın Anlatıcı”nın anlatmak istediğini, bittiğinde ne kadar kırıldığımı anlayınca anladım. Her şeye rağmen her ne kadar kırılsak da son cümlesinde okuyucuya sarılmasıyla anladım yeniden sarılmak gerektiğini umuda…

Sıra dışı karakter ve yer isimleriyle çok farklı bir gezegendeymiş hissi veren bu kitabı edebiyat ve öykü severlere tavsiye ediyorum. Çarpıcı yalın gerçeklikleriyle insanın hisseden bir var oluş olduğunu anlatan altı çizilesi bulduğum onlarca cümleden birkaçını paylaşarak hadi biraz kırılın diyorum…

“Geçmeyen bir sonbahar sürekli yaprak döküyordu sokaklarına.”

“Bazen olur, bir şey eksilir ve geriye kalan hiçbir şey eski tadını vermez. Bazen olur, bir şey gider ve ardında bıraktığı her cümle devrikleşir, hüzne bulanır.”

“İnsan dediğin dipsiz kuyu. Kuyu ve insanın ortak özellikleri nedir biliyor musunuz? İkisinin de içi karanlıktır.”

“Belki de yaşam düşünmeden geçirilmeliydi. Düşünmek, düşünmenin ağırlığı altında ezilmekten başka bir şeye yaramıyordu.”

Kırgın Anlatıcı
Caner Almaz
Alakarga Yayınları
116 sayfa, 2017

Şaziye Çıkrıkcı diğer yazısı

Kırılma Vakti – Şaziye Çıkrıkcı

Kırılma Vakti İnsan dediğin dipsiz bir kuyu… Dipsiz bir kuyuya inip orada...
Devamı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.