Benim Adım Kırmızı

Benim Adım Kırmızı
9 Üslup
8 Akıcılık
9 Kapak
7 Fiyat
8.3
Ebru Özgür diğer yazısı

Şimdi bir ölüyüm ben, bir ceset, bir kuyunun dibinde. Son nefesimi vereli çok oldu, kalbim çoktan durdu, ama alçak katilim hariç kimse başıma gelenleri bilmiyor.

Bu satırları her nerede okursanız okuyun, kendinizi bir filmin sahnesinde veyahut bir rüyada kurban seçilmiş olarak görebilirsiniz. Gerçek olan ile hayal arasında sürüklenen bir insan gibi nefes alan karakterler ,ilk satırından nerede ve ne halde olduğumuzu az çok kestirmemize sebep olan, ama bir yandan da mantığımızın sınırlarını zorlayan bir kitaba hoşgeldiniz.

Metinler arasında bir oyunseverlik olarak algılayabileceğimiz kitapta, 19 karakter ve her birisinin ağzından kendi hayatlarını, doğrularını, aşklarını, hırslarını görebiliyoruz. Öyle bir kitap düşünün ki sizi bütün karakterler üzerinden ilmek ilmek işleyerek katili bulmaya sevkederken resimlerin içine girerek kendini kaybeden renkler alemine sürüklesin. İçinde kaybolacağınız aynı zamanda kendinizi bulacağınız bu dünyada kimler yok ki.. Köpekler, şeytanlar, katiller ve hatta ölüler. Yani artık sayfaları çevirdikçe hem ölü, hem köpek hem de katil olabilirsiniz. Çok karakterin olması sizin gözünü korkutmasın aksine sizi sürükleyecek tek bir renk vardır o da; kırmızı ki kitabın sayfalarını çevirdikçe karşınıza çıkacak renklerden birisidir. Siyah beyaz dünyanın içinde asıl tonunu arayan renk, Osmanlı nakkaşlarının elinde özünü bulacaktır.

“Renk gözün dokunuşu, sağırların müziği, karanlıkta bir kelimedir. On binlerce yıldır kitaptan kitaba, eşyadan eşyaya rüzgârın uğultusu gibi ruhların konuştuklarını dinlediğim için benim dokunuşumun meleklerin dokunuşuna benzediğini söyleyeyim.”

17. yüzyılın başlarında İstanbul’da Zarif adından bir nakkaşın cinayete kurban gitmesiyle başlıyor herşey. Romanımızın esas kahramanı olan Kara ise diyar diyar dolaşıp 12 sene nadide nakkaşları asıl sahiplerine ulaştırıp gezdirdikten sonra İstanbul’a, çocukluğunu geçirdiği Enişte’sinin ve ilk günden beri hayallerini süsleyen yeğeni, Şekure’ye döner.

Eniştesi’nin sanata olan hayranlığı sayesinde Osmanlı sanatına sahip çıkmış olan Kara, Eniştesinin herkesten gizli olması gereken bir kitabın minyatürünü üzerinde çalışırken bulur. Osmanlı padişahlarını, saraylarını, Leyla ile Mecnun’un kavuşmasını, şeytanın oyununa gelen günahkarlarının sonunu yani olanı biraz hayallerle harmanlayarak çizen bu üstatların, daha da gerçeğe yakınlaşmasını, perspektif katılmasını istiyor ve bunu gerçekleştirmek için usta nakkaşlarını evine çağırıyordu Eniştesi. Her ne kadar Allah’a şirk koşulacağını düşünen çevreler olduğunu, Zarif’in de bu uğurda cinayete kurban gittiğini bilse bile bu sevdasından vazgeçmiyordu.

Artık Kara üstatların evlerine uğrayarak bir yandan katili bulma görevini dile getirilmese de üstlenmiş, diğer yandan kaybettiği yılların çekişmesi içinde kendi aşkını sorgularken bulur kendini.

Zaman ilerledikçe Eniştesinin asıl niyetini öğrenir Kara; yaptığı gezilerde Frenk üstatlarında gördüğü gölge ve perspektif sanatını Osmanlı’ya katmak.. Aslında bir nevi artık Osmanlı’nın da Avrupa’daki yenilikleri kucaklamaya çalıştığının ilk kıvılcımı..

Romandaki asıl kırılma noktası burasıdır aslında; Şark ve Garp..

Yüzyıllardır sanatıyla, bilimiyle, ufkuyla her zaman garpa esin kaynağı olan şark artık bir nevi çöküş zamanlarından birisindedir. Sorgulamadan tüm yeniliklere kapalı olmaya başlarken, ilerleyemeyen bir sanatın var olması bazı çevreler tarafından acı bir durum haline gelmiştir. İşte Enişte’de burada devreye girerek bize Avrupa’nın üç boyutlu sanatının nakkaşlarının ellerine değmesine gayret göstermeye uğraşıyor.

“Bir şehir ne kadar büyük ve renkliyse, suçunuzu ve günahınızı gizleyeceğeniz o kadar çok köşesi, ne kadar kalabalıksa, suçunuzla aralarına karışabileceğiniz o kadar insanı var demektir. Şehirlerin zekası, barındırdığı alimlerle, kütüphaneler, nakkaşlar, hattatlar ve medreselerle değil, karanlık sokaklarından binlerce yılda sinsice işlenmiş cinayetlerin çokluğuyla ölçülmeli.”

Siyah ve beyazın ikileminde kalan bir Osmanlı rüyası, gecelerini kana bulayan cinayetleriyle bir İstanbul romanı.

“Bir şehir ne kadar büyük ve renkliyse, suçunuzu ve günahınızı gizleyeceğeniz o kadar çok köşesi, ne kadar kalabalıksa, suçunuzla aralarına karışabileceğiniz o kadar insanı var demektir. Şehirlerin zekası, barındırdığı alimlerle, kütüphaneler, nakkaşlar, hattatlar ve medreselerle değil, karanlık sokaklarından binlerce yılda sinsice işlenmiş cinayetlerin çokluğuyla ölçülmeli.”

“İstanbul’da bir yüz yıl açan nakış ve resim heyecanının kırmızı gülü de işte böyle soldu” diye bitiyor kitap. Her rengin, her ünün, her devrin bir gül gibi solacağını bir nefeste okunabilicek bir gerçekler içinde olan hayal dünyası sunuyor bize Pamuk.

Kitabın en sevdiğim yönlerinden birisine gelecek olursak eğer, Pamuk’un karakterlerini özenle seçmesi ve okurda polis edasında katilini arama oyununu oynatırken; sanata, edebiyata, ve tarihe dair sayısızca bilgi vermesi. Bu hissiyatı verebilmek ise her yazarın harcı değildir. Kitabın olumsuz görülebilecek yönü ise, aralara serpiştirilen bilgilerin okuyucularda kafa karışıklığına, karakter fazlalığı ise bir nevi olay diziliminin karıştırılmasına sebep olabilir.

Romanın sonunda sanat tarihi kronolojisini de ayırarak Pamuk aslında ilgi duyanlar veya az çok bilgisi olanlara bir nevi harita sunuyor. Keşke aralara o ünlü nakkaşların çizdiği resimlerden bir iki tane koysaydı demedim değil..Renkler aleminden bahseden bir kitabın kendisi gibi aslından renkten yoksun olması diğer bir oyun sanırım.

Her ne olursa olsun eğer sizde polisiyeye, tarihe, aşka, sanata ilgi duyuyor iseniz, başucu kitabı olması gereken kitaplardan en ön sıraya girebilir ki benim için öyle oldu. Okuyucuya her daim birşeyler katabilen kitap, her daim ayrı bir yere sahip olacağından eminim.

Benim Adım Kırmızı
Orhan Pamuk
Yapı Kredi Yayınları
552 sayfa, 2015

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.