Asude – Röportaj

Asude

Seni ilk olarak historical romance olan Gül ve Avcı ile tanıdık. Aslında belki çoğu kişi seni kitabın basılmadan önce de tanıyordu. Facebookta yazmaya başladığını biliyorum. Bu yolculuk nasıl gerçekleşti?
Evet… Kitap yazarlığından önce bir buçuk yıllık bir hikâye yazarlığı geçmişim var. 2012’den itibaren facebook üzerinden bir şeyler yazarak bu maceraya atılmıştım. Bu süreç de stresli iş hayatımda kendime bir mola verme ihtiyacıyla başladı. Yazılan bir deneme, sonra kısa bir öyküye, oradan daha geniş bir kurguyla romana ve sonunda kitaba dönüştü…

Bu kadar ilerleyeceğini, seni okuyan kişilerin bu kadar artacağını tahmin ediyor muydun?
Açıkçası böyle bir tahminde hiç bulunmadım. Olumlu bir beklenti içine girmediğim gibi olumsuz bir kaygı sürecim de olmalı. Çünkü başlarken, nicelik anlamında belli bir okuyucuya ulaşma hedefim yoktu. Zaten yazdığım sayfa da oldukça küçük ve çok özel bir alana hitap ediyordu. Bu yüzden birkaç yorum benim için yeterliydi. Ancak birkaç ay sonra yazdığım ‘Yamuk Prenses’ isimli hikayem bana çok sayıda okuyucu getirdi ve ancak o zaman anladım; okuyucularım böylesine artacağını hiç tahmin etmemiştim.

Wattpad gibi bir oluşumla genç ve tanınmamış yazarların kitapları bir bir basılmaya başlandı. Oysa sen aslında Facebooktaki sayfanla bunu çok daha önceden düşünmüş ve belki de kitabının basılacağını hayal dahi etmeden bu yolda yürümüştün. Şimdi ise sırf basılsın ve ilgi çeksin diye gençler uygun ve etik olmayan yazılar yayınlıyor ve işin kötüsü bunlar basılıyor. Bu furyayı nasıl değerlendiriyorsun?
Kısa süreli bir rüzgâra benzetiyorum bu dönemi… Belki de fırtına… Güçlü bir şekilde esip, tozu dumana katan, ne var ne yoksa dağıtan ama sona erdiğinde geldiği gibi biten, ardından sadece gerçekten güçlü olanların ayakta kaldığı bir fırtınaya benzetiyorum. Wattpad kitlesinin yaş ortalamasını düşününce, bu fırtınanın içine karışan, yoğun erotizm, şiddet ve çoğu zaman da mazoşizme kayan o yazıları tasvip etmiyorum elbette.

Aklında ve belki de taslak halinde çok hikayen olduğuna inanıyorum. Çünkü hep yazmak ve yeni şeyler anlatmak peşindesin. Peki ama bu tasarılarından şu an hangisi seni en çok heyecanlandırıyor?
Beni çok heyecanlandıran iki şey var. İlki şu an yazdığım ve bir sonraki kitabım olmasını istediğim Doktor Engin ve Hare’nin hikayesi… Konusu itibariyle daha çok araştırma yapmam, diğer kitaplara kıyasla daha çok fikir ve görüş almam gerektiği için… Ayrıca sanırım Engin benim için de bir sır olduğu için… Onunla yazarken tanışıyorum, her bölüm de ben de onu yavaşça tanıyor, çözüyorum… Bu yüzden onu düşünmek bile beni heyecanlandırıyor.
Diğeri tabii ki, Tekin Soyönder! Onun hikâyesini yazılmadan önce de beni hep heyecanlandırmıştı ve yazıp kurtulmama rağmen Tekin beni heyecanlandırmaya devam ediyor. Bu yüzden onun kız kardeşi Sezin’in kitabını düşününce kalp ritmim hızlanıyor. Çünkü orada Tekin’i de yazmam gerekecek (yazar burada pis pis sırıtır.) Başrol erkek karakterime biraz ayıp ediyorum ama Tekin benim için çok özel.

Kitaplarına bebeğim diye hitap ettiğini biliyorum. Anneler çocuk ayrımı yapmaz elbet, yine de içine karakterleriyle hikayesiyle en çok sinen kitabın hangisi?
Evet bu dediğimi diğer kahramanlarım duymasın ama yazın anlamında beni en çok tatmin eden kitaplarım öncelikle Beni Sev Diye, sonra Daima Aşk Kazanır… Ancak dediğim gibi yazın anlamında geçerli bir düşünce bu. Konu itibariyle de zaten bunun olması gerektiğini düşünüyorum. Beni Sev Diye’yi Pabucumun Ajanı’nın dilinde, bolca komedi öğesiyle zaten yazamazdım…

Tarihi romantik ve Türk romantik komedisi… ikisinde de başarılısın. Bu da haliyle aklıma şu soruyu getiriyor. İkisini bir araya getirmeyi hiç düşündün mü? Yani Türkiye’de geçmiş yıllarda belki saraylarda geçen bir hikaye yazmayı düşünüyor musun?
Düşündüm ama yazmayı aklımdan geçirmedim. Sevmediğimden değil, aksine bu konuda ehil olmaktan uzak olduğum için… Osmanlı yaşamı benim için kitaplardan ya da entrikalı dizilerden çok daha derin, daha gizemli bir mevzu. Hakkıyla yazamama korkusu var. Bu yüzden cesaret edemiyorum… Belki ileride… Bir gün kendimi hazır hissedersem. Bu arada elbette İngiliz dönemi de muhakkak bize yansıtılan gibi değildir ama yazın anlamında, nasıl desem, hayal gücüne daha açık… Osmanlı hayatı kurallar, yasaklar, çerçevelerle örülü olduğu için buna uygun bir kurgu bulmak da başlı başına bir mesele…

Kitapların içinde geçen mekânlardan ya da ülkelerden gidip gördüğün var mı? Ya da en çok hangisine gitmeyi istersin?
Evet var… Deniz ve Tuna Ankara’da yaşadığı için yazdığım mekânları görmüştüm. Ancak ben onların yaşadığı, gezdiği, dolaştığı yerlere gitmedim, onları benim mekânlarıma getirdim. Yurtdışında yazdığım yerleri ise şimdilik Google maps’ten ziyaret ediyorum. Yurt dışında yazdığım her bir kasabanın, şehrin, otelin ya da kafenin gerçek olmasına dikkat ediyorum. Bir gün ziyaret edebileyim diye… Yazdıklarım içinde şu an en çok Verda ve Murat’ın Paris’teki otellerine gitmek istiyorum. Bunu er ya da geç yapacağım (derin bir inşallah çeker)

Yazmanın senin tek mesleğin haline geldiğini yazmıştın. Artık sadece yazarlık yapmak için çalıştığın yerden ayrıldığını yazdığın zamanki mutluluğunu hatırlıyorum. Bir yazarın hayatı nasıl? Sadece yazmak için uyanmıyorsun elbette ama yazarlığı hayatının odak noktası haline getirmek nasıl bir duygu?
Konfüçyüs’ün güzel bir sözü var. “Sevdiğiniz işi yaparsanız, bir gün bile çalışmış sayılmazsınız.”
Sevdiğim şeyi yaptığım bir işim var ve bu yüzden bana çalışmak gibi gelmediği için mutluyum. Hobi olarak başladığım bir uğraşın, önce hayalim, sonra idealim ve en sonunda da mesleğim olması tarifsiz elbette. Tabii ki Türkiye şartlarında yazarlık mesleği başka bir tartışmanın konusu ve sahiden zor… Ancak gözüm yükseklerde değil… Bu yüzden bana yetiyor bu mutluluk…

Kitaplarla ilgili en uç hayalini bizimle paylaşır mısın?
Ruby Spark filmi aklıma geldi. Yazar bir gün uyanır ve karşısında karakterini bulur. Sanırım ben karşımda Tekin Soyönder’i bulsam herhalde korkudan ölürdüm ama böyle bir şeyin en azından rüyamda gerçekleşmesini isterdim. Yani karakterlerimle oturup sohbet etmeyi, kızlarımla alışverişe çıkmayı, erkeklerimi bir toplantıdayken izlemeyi çok isterdim. Elbette olası değil ama şu aralar en çok düşündüğüm şeylerden biri de karakterlerimin sesleri. Mesela dizi veya film değil de bir radyo uyarlamasında onları dinlemeyi çok isterdim. Ses tonları, vurguları, tınıları nasıl olurdu acaba?

Aşk kitapları okumayı ve yazmayı seven biri olarak aşk hayatını elbette atlamak istemiyorum. Sana bunları yazdıran bir sevdan oldu mu? Olmadıysa karakterlerinden hangisinin gerçek hayatta karşında olmasını isterdin?
Olmadı hayır. Hatta geçmişimde biri çok odunsun demişti bana 😀 Yani yaşadığı şeylerden yola çıkarak, böyle duygu dolu aşk hikayeleri yazacak bir karakterim yok. Belki gerçek aşkı bulur ve yaşarsam yazabilirim… Bu yüzden bulana kazar, yazdığım şeyler yaşadığım şeylerle çok alakasız. Hem şairin dediği gibi, “yaşamayı bilseydim, yazar mıydım hiç?” Yaşamadığım için yazıyorum belki de…
Karakterlerimi ayıramıyorum ya. Hepsinden bir Voltran oluşturup bana versinler 😀

Yazarın el kitabı;
Genelde nerede, günün hangi saatinde yazarsın?
Evimin salonunda, gece 12’den sonra…

Yazarken hangi müzikleri dinlersin?
Hiç müzik dinlemem. Herhangi bir ses varken yazamam. Sadece yazıya odaklanmam gerek…

Yazarken yanından ayırmadıkların?
Kitaplarım… Bazen açıp okurum ve bana ilham verirler…

Yazarken tıkındığın abur cuburlar?
Su ve peyderpey yiyeceğim bir çikolata…

Kahve mi çay mı?
Çay!

Tek kitap? Tek yazar?
Kayığım Rosinha…
Balzac…

Ayşe Ayhan diğer yazısı

Erik Ağacı

Köklerin neredeyse oraya çiçek açarsın… Bir Yahudi’nin değil de Alman’ın gözünden 2.Dünya...
Devamı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.