1984

1984
Sevinç Üney Şahin diğer yazısı

Savaş Barıştır.
Özgürlük Köleliktir.
Cehalet Güçtür

1984; daha kitabın ilk sayfasındaki şu cümle nasıl bir kurguyla karşılaşacağımızın ve nasıl bir etki altında kalacağımızın sinyallerini verir niteliktedir: “Binanın girişi, kaynatılmış lahana ve eskimiş keçe kokuyordu. Hemen karşıki duvara, içerisi için epey büyük sayılabilecek, renkli bir poster asılmıştı.”

Goerge Orwell, okuyucuyu nasıl etki altına alacağını bilen bir yazar. İnsanın duyularını açan bir girişle esere başlayan yazarın, insan üzerine çok fazla mesai yapmış olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz. İyi bir yazar olmanın sadece iyi cümleler kurmaktan geçmediğini, iyi seçilmiş, iyi işlenmiş bir konunun yanında okurun tüm duyularına hitap edebilmenin önemini bilen bir yazar olduğu içindir ki George Orwell, İkinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere’nin en iyi ikinci yazarı seçilmiştir.

Benim elimdeki 1984 isimli eser, Can yayınlarından Celal Üster çevirisiyle çıkmış 53.baskısı. Celal Üster’ in eser için yazdığı giriş mahiyetindeki yazıyı mutlaka okumanız gerektiğini söylemeden geçemeyeceğim. Daha önce, çok daha önce George Orwell’ in “Hayvan Çiftliği” isimli eserini okumuş ve karşıt olduğu bir düzeni, bu kadar güzel anlatan bu yazara hayran olmuştum. 1984 bu hayranlığımı birkaç katına çıkaran bir eser oldu benim için.

0000000064038-1Kitabın adı sadece bir tarih veriyor gibi görünse de eserin içeriği hakkında ipucu verir nitelikte bir isim olmuş, eğer Orwell’ in ilk planladığı gibi “Avrupa’daki Son Adam” olsaydı aynı etkiyi sağlamazdı kanaatindeyim. Orwell’in özellikle bu tarihi seçme sebebinin bizde ki ebced hesabı gibi bir açılıma dayandığını söyleyenler var; doğru da olabilir. Zira kitap 1949 da yazılmış, tarihin 84 olmasına 35 yıl gibi, köklü bir değişimin yaşanmasına yetmeyecek kadar kısa bir zaman kalır. İbrani Takviminde 1984 yılı, 5744’e denk geliyordu ve İbrani Takviminde yıllar sayılar değil harflerle ifade edilir bu yüzden bu yıla karşılık gelen harfler ise TASHMAD kelimesini oluşturuyor. Tashmad kelimesinin ise yıkım, felaket gibi anlamları var. Bazı araştırmacılar bu yüzden Orwell’in 1984 tarihini kitabının adı olarak seçtiği kanaatindeler.

George Orwell’in hayatı (asıl adı ile Eric Arthur Blair) sonradan yazılarını etkileyecek olan deneyimlerle doludur. Burslu okuduğu Eton Koleji’nden mezun olduktan sonra, o sırada bir İngiliz sömürgesi olan Burma’da bulunmuş; kısa süreliğine buranın polis teşkilatında görev yapmıştır. Bu memuriyet döneminde şahit olduğu acımasız uygulamalar, emperyalizme karşı geliştirdiği derin öfkeye katkıda bulunmuştur. Gençlik döneminde Fransa’da bulunmuş, türlü mesleklerde çalışmış, para sıkıntısı gerek yazarlığa başlamadan önce, gerekse ilk yapıtlarını kaleme aldığı yıllarda yakasını bırakmamıştır.

Orwell’in eserlerinin yaşadıklarından edindiği tecrübelerden izler taşıdığı bir gerçek, ancak her toplumu ve çağı ilgilendiren meseleleri işleyiş şekli, salt bir Stalin ve ya Hitler düşmanlığı değildir. Bu zihniyetin oluşmasına sebep olan yanlışları da göz önüne sermektedir. Kitabın konusunu kısaca şöyle özetlemek yeterli sanırım. Roman, totaliter ve baskıcı bir iktidarın kontrolünde olan Okyanusya toplumunu anlatır. Toplum parti ve onun lideri Büyük Birader’in diktatörlüğünde sınıflara ayrılmıştır. Hiyerarşik sınıflamada ortalarda yer alan bir memur, romanın baş kahramanıdır. Doğruluk Bakanlığı’nda çalışan dış parti üyesi Winston Smith’in gözünden baskı altında yaşayan Okyanusya toplumu anlatılır. Olağanüstü bir distopya örgüsüdür. Bir toplum nasıl sürü haline getirilir, en ince ayrıntısına kadar işlenmiştir. Okurken dehşete düştüğümü itiraf etmeliyim. İçinde bulunduğumuz dünyayla olan benzerlik tüm okurları da aynı oranda dehşete düşürmüştür. Düşünce polisi, Yeni söylem, Çifte düşün, Sevgi Bakanlığı…Uygulanan baskıcı rejime giydirilmiş bu isimler ne kadar da masum görünüyor oysa. Okyanusya toplumu, tek partinin görevlileri ve proletarya olarak anılan işçi sınıfından oluşmaktadır. Parti üyeleri de iç ve dış parti üyeleri olarak ikiye ayrılır: iç parti üyeleri, siyaseti yönlendiren ve hükümeti kuran kesimdir. Dış parti üyeleri ise titizlikle seçilen, toplumun orta sınıfını oluşturan memurlardır. Sadece sigara ve Zafer Cini tüketme ayrıcalığı olan dış parti üyeleri, sürekli gözetim altındadır. Nüfusun %85’ini oluşturan işçi kesimi ise alt sınıfı oluşturur. Düşüncesi kıt olan (!) proletarya, görevlerini yerine getirdikleri sürece partinin söylediği kadar işçilik, ev işi, çocuk bakımı, komşu kavgaları, sinema, futbol, bira ve kumar ile yaşar.

Eserde üç büyük egemen gücün yönettiği bir dünya vardır ve bu üç büyük gücün birbirleriyle çatışmayı asla bırakmak istemeyen idari tutumları. Zira savaşın bitmesi demek hükümranlıklarını sürdürmelerine önemli ölçüde katkıda bulanan damarın kesilmesi demektir. “Savaş”ın ne olup olmadığı ile ilgili bölümün, okuyucu için ufuk açıcı bir bölüm olduğunu düşünüyorum. Belki de bir çoğumuzun duyumsadığı ama ifade etmekte zorlandığı fikirlerdir bunlar. Attığımız her adımın takibe takıldığı, bitmek tükenmek bilmeyen savaşlara, çatışmalara şahitlik ettiğimiz şu günlerin, bize Orwell’in distopyasının kısmen de olsa gerçekleşmiş olabileceği hissini verdiğini itiraf etmeliyiz.

“Demek, savaş, daha önceki savaşlarla karşılaştırarak değerlendirdiğimizde, bir düzenbazlıktan başka bir şey değildir. Boynuzları birbirlerini yaralayıp bereleyemeyecek biçimde oluşmuş, geviş getirenler takımından bazı hayvanlar arasındaki dövüşlere benzemektedir. Ama savaşın, gerçek olmasa da, tümüyle anlamsız olduğu söylenemez. Savaş, tüketim malları fazlasını eritmekle kalmaz, aynı zamanda hiyerarşik bir toplumun istediği zihinsel ortamın korunmasına destek olur. Savaş, görüleceği gibi, artık tümüyle bir iç sorundur. Eskiden, bütün ülkelerin egemen kesimleri, ortak çıkarlarını bilerek savaşın yıkıcı gücünü sınırlandırabilmelerine karşın, birbirleriyle gerçekten savaşırlar ve savaştan zaferle çıkan her zaman yenik düşeni yağmalardı. Günümüzde ise asla birbirlerine karşı savaşmamaktadırlar. Savaş her egemen kesim tarafından kendi uyruklarına karşı verilmektedir ve savaşın amacı toprak ele geçirmek ya da toprak yitirmeyi önlemek değil, toplum yapısının hiç değişmeden sürmesini sağlamaktır.” (syf:230)
Ne bizim ne de bir başka yazarın bu eserle ilgili söyleyecek sözü bitmez. Bu yüzden sözü George Orwell’in kendisini bırakıyorum. Orwell, 1944 yılında, yani kitabı yazmaya başlamadan 3, kitabın yayınlanmasından 5 yıl önce, kendisine totalitarizmle ilgili bir soru yönelten Noel Willmett’e yazdığı bir mektupta tam olarak 1984’ü neden kaleme aldığını/alacağını anlatıyor:

Sevgili Willmett Bey,
Mektubunuz için gerçekten teşekkür ederim. Totalitarizm, lidere tapmak ve benzerlerinin gerçekten yükselişte olup olmadığını sormuş ve güncel olarak bu ülkede veya Birleşik Devletler’de revaçta olmayışlarıyla durumu örneklendirmişsiniz.

Belirtmek durumundayım ki, dünyanın tamamını göz önünde bulundurarak bu şeylerin yükselişte olduğuna inanıyor ve belki de bundan korkuyorum. Hitler şüphesiz ki yakında ortadan yok olacak, fakat bunun bedeli Stalin’in, İngiliz-Amerikan sermayedarların ve bir sürü başka küçük çapta [Charles de] Gaulle gibi Führerimsilerin güçlenmesi olacaktır. Dünyanın her yanındaki milliyetçi hareketler ve hatta Alman iktidarına karşı direnişten kökenini alanlar dahi, anti-demokratik formlara evriliyor gibiler, ve kimi üstün insanların (Hitler, Stalin, Salazar, Franco, Gandhi, De Valera gibi pek çok örneği var) çevresinde toplanarak, sonucun arada yapılan her şeyi haklı çıkartabileceği teorisini benimsiyorlar. Dünyanın her yanındaki hareketlerin güzergahı, merkezi ekonomilere doğru, yani ekonomik olarak bu sistem yürüyebilir, ama demokratik olarak organize edilmesi mümkün olmadığı gibi, bunun bir kast sistemi yaratması da kaçınılmaz olacaktır.

Böylece, duygusal milliyetçiliğin korkutuculuğuna ve nesnel bir gerçekliğin var olmadığına inanma eğilimine sürükleniyoruz çünkü bütün etmenlerin, asla yanılmayacak bir Führerin vaatlerine ve kehanetlerine uygun olması gerekiyor. Zaten tarih var olmamaya mahkum, başka bir deyişle, kendi zamanımızın, evrensel boyutta kabul görebilmesi diye bir şey söz konusu değil, ve fen bilimleri askeri gereksinimler insanları yaftalamaya yönelik olmaya başlayınca tehlike altında kalıyorlar. Hitler, Yahudilerin bir savaş başlattığını söylüyor, ve eğer ki hayatta kalırsa bu dediği resmi tarihe dönüşecek. Davası için iki artı ikinin beş ettiğini söyleyemez, çünkü kanıtlar bunun dört yapması gerektiğini söylüyor. Fakat benim korktuğum gibi bir dünya düzeni gelirse, yani 2 ya da 3 süper-gücün birbirini fethedemeyecekleri kadar güçlü olduğu bir dünya, iki artı iki Führer istedi diye 5 olabilir.
Bu, şu an görebildiğim kadarıyla, şu an ilerlemekte olduğumuz gidişat bu, lakin, elbette ki, süreci tersine çevirmek mümkün.
Gelelim Britanya ve Birleşik Devletlerin bağışıklık gösteriyor olduğu karşılaştırmasına. Pasifistler falan “Biz henüz totaliter olmadık ve bu da umut verici bir semptom” diyebilirler. “The Lion and The Unicorn” kitabımda da anlattığım üzere, İngiliz insanına ve özgürlüğü kısıtlamadan ekonomiyi merkezileştirme yetisine derinden inanıyorum. Fakat anımsamalı ki, Britanya ya da Birleşik Devletler asla yeterince denemedi, yenilgiyi ve ağır acıları tanımadı, ve iyi semptomları dengeleyen kötü semptomlar da var. Başlamak gerekirse, demokrasiye çürüten genel bir kayıtsızlık hali var. Mesela, farkında mısınız, İngiltere’de 26 yaşının altındakilerin artık bir oy hakkı var, ve de o yaşlardaki insanların hatırı sayılır kısmı bunu pek önemsemiyor.

İkinci olarak, şu bir gerçek ki, entellektüeller, sıradan insanlara kıyasla daha totaliterler. İngiliz’in mürekkep yalamış kesiminde Hitler’e karşı olanlar, bunu ancak Stalin’i kabullenerek yapıyorlar. Pek çoğu bir diktatörlük yöntemlerine, gizli polise, tarihin sistematik olarak yalanlanmasına ve benzerlerine hazırlar, yeter ki işler “bizim” lehimize gelişiyormuş gibi hissetsinler. Yani henüz İngiltere’de faşizan bir hareketin olmadığı ifadesi, ziyadesiyle gençlerin şu an Führerlerini başka bir yerlerde aradığı manasına geliyor. Kimse bu durumun değişmeyeceğinden, ya da sıradan insanların 10 yıl sonra entellektüellerin şu an düşünüyor olduğu gibi düşünüp düşünmeyeceğini bilemez. Umarım ki, öyle olmaz, hatta öyle olmayacaklarına güveniyorum bile, ama olursa eğer, bedeli bir mücadele olacaktır. Ne zaman biri her şeyin en iyisi için olduğunu savunuyor ve bu esnada semptomları göstermekten çekiniyorsa, o kişi totalitarizmin daha da yakınımıza gelmesine yardımcı oluyordur.

Bir de dünyanın eğilimi faşizme yönelikken, neden savaşı savunduğumu sormuşsunuz. Kötünün iyisini seçmek diyelim – ve sanırım bütün savaşlar bunun üzerine kurgulu. İngiliz emperyalizmini sevemeyecek kadar iyi tanıyorum, ama nazizm veya Japon emperyalizmi karşısında da desteklerim. Benzer bir biçimde, Sovyetler Birliğini Almanya karşısında desteklerim, keza bence Sovyetler birliği geçmişinden bütünüyle kaçamıyor ve içinde hala var olan devrimci fikirler, Nazi Almanya’sının karşısında daha umut veren bir fenomen olmasını sağlıyor. Düşünüyorum ki, ve savaş başladığından beri bu düşüncem mevcut, yani 1936 ya da o civarlardan beri, varmaya çalıştığımız nokta, daha iyiye ulaşmak, ama daha iyi olması için, mütemadiyen eleştirel davranmalıyız.
En içten dileklerimle,
Geo. Orwell
Bu mektup http://www.filmloverss.com sayfasından alınmıştır.

1984
George Orwell
Can Yayınları
257 sayfa, 2000

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.